4 Mart 2012 Pazar

Özgeçmişim

TALİP ARIŞAHİN


        Silleli olan ailem 1937 yılında Konya ’ya göçmüş. Ben 1941 yılında dünyaya gelmişim.

        1960 yılında Konya İmam Hatip Okulu’ndan, 1965 yılında İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nden (Şimdi Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi) mezun oldum. Kars, Konya ve İstanbul’da çeşitli okullarda öğretmenlik ve idarecilik yaptım.
            
        1984-1986 yıllarında Antalya’da Millî Eğitim Müdürlüğü görevinde bulundum. 1993 de emekli olduktan sonra da 2004 yılına kadar özel okullarda öğretmenlik yaparak, 39  yıl millî eğitime hizmet ettim.

         Eğitim öğretim hizmetleri dışında Mavi Kırlangıç, Tercüman Çocuk ve Diyanet Çocuk dergilerine hikâyeler yazdım.

         1970 yılında iki hikaye kitabım (Küfeci ve Minikler Takımı) ile İmam Hatip Okulu ders kitabı Akaid (Zekâi Kaplan ile birlikte), İrfan Yayınevi tarafından yayımlanmıştır.

         İlköğretim (4-5-6-7-8. sınıfları) için, Mehmet Doğru ile birlikte yazdığımız Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi ders kitapları Damla Yayınevi tarafından yayımlanmıştır (1994).

         “Yıldızlar Takımı”, “Küfeci”, “Ayının Dostluğu”, “Ağlayan Deve Yavrusu” ve “İstanbul’un Fethinin Hikâyesi”  hikâye kitaplarım; Damla Yayınevi tarafından yayımlanmıştır (2007).

         Çocuk yaşta Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’e iman eden on seçkin sahabenin hayat hikâyelerini yazdım. Allahın Aslanı Hz. Ali, Zeyd bin Hârise, Sa'd bin Ebî Vakkas, Enes bin Malik, Ebu Said el- Hudrî, Üsame bin Zeyd, Abdullah ibni Ömer, Müminlerin Annesi Hz. Ayşe, Abdullah ibni Abbas ve Zeyd bin Sabit'in hayat hikâyeleri, Çocuk Sahabeler Dizisi olarak Damla Yayınevi tarafından 2010 yılında yayımlanmıştır.

         Çocuklarımıza görgü kurallarını benimsetmek ve görgülü insan olmaya özendirmek amacıyla yazdığım hikâyeler de Türkiye Diyanet Vakfı tarafından 2011 yılında “Görgülü Kuşlar Gördüğünü İşler” adıyla yayımlanmıştır.

         FATİH'İN İSTANBUL RÜYASI, Damla Yayınevi, Genç Damla serisinde Mayıs 2015 tarihinde yayımlanmıştır.

               YAVUZ SULTAN SELİM    Mihrabat Yayınları'nda                  

Kasım 2016 da yayımlanmıştır.


         Allah izin verirse, yeni eserler vermeye çalışacağım. 
         Tevfik ve hidayet Allah'tandır.
                
                   





YENİ ÇIKTI !   

Yavuz Sultan Selim 








      Talip Arışahin

       Mihrabat Yayınları  

Sayfa Sayısı: 232
Baskı Yılı: 2016

Yavuz Sultan Selim, Osmanlı Devleti'nin en kudretli, geniş ufuklu ve büyük padişahlarındandır. Onun kısa zamanda yaptığı işler, kazandığı zaferler ve elde ettiği başarılar, olağanüstü derecededir. Dedesi Fatih Sultan Mehmed gibi âlimlere çok büyük saygı gösteren ve gece gündüz kitap okuyup bilgisini arttıran Yavuz, sanatkâr yönüyle de tema-yüz etmiş, hafızalarda yer eden şiirlere imza atmıştır. Yavuz, Anadolu'da huzur ve birliği sağlamasıyla, Çaldıran ve Ridaniye zaferleriyle, Güneydoğu illerini Osmanlı'ya bağlamasıyla, Arap İslâm ülkelerini imparatorluk topraklarına katmasıyla Suriye ve Mısır topraklarını fethetmesiyle bir cihan padişahı olduğunu göstermiştir. 50 yıllık kısa ömründe 8 yıl saltanat süren, padişahlığı döneminde Devlet-i Aliye'yi şahlandıran ve Osmanlı'ya "İslam dünyasının liderliği"ni kazandıran Yavuz'un hayatını Talip Arışahin'in kaleminden okuyacaksınız. Yazar bu eserinde, Yavuz'un doğumundan başlayarak çocukluğunu, delikanlılık yıllarını, aldığı eğitimi, hocalarını, şehzadelik dönemini, fizikî ve ruhî portresi ile birlikte sağlam kişiliğini anlatıyor. İsyanların üstüne gidip püskürten, ayaklanmaları bastıran, fitne odaklarının faaliyetlerini kudretli şahsiyetiyle durduran Yavuz'un, Osmanlı'ya kazandırdığı 'Halifelik' müessesesine verdiği büyük değer "Hadim'ül Haremeyn" ifadesiyle kendisini buluyor.

***
 
MİLAT GAZETESİ    28.11.2016
 
Mehmet Nuri Yardım  

YAVUZ SELİM
Osmanlı padişahları arasında en çok sevilenlerden biri de Yavuz Sultan Selim olsa gerek. Fatih, Osman Gazi, Sultan Abdülhamid de hürmetle, şükranla yâd edilen padişahlarımız arasındadır. Aslında 36 mümtaz padişahımızın da farklı cepheleri ve devleti ayakta tutmak için gösterdikleri ihtimamı hayatlarını okurken görmek mümkündür.
Yayıncıların en çok yoğun olduğu dönem, fuar zamanlarıdır. Büyük bir heyecanla yeni kitaplarını fuarlara yetiştirmek ve okuyucu önüne çıkarmak isterler ve bunun için çırpınırlar. Geçen TÜYAP Kitap Fuarı'na katılırken bunu gördüm. Neredeyse bütün yayınevleri, yeni kitaplarla okuyucu önüne çıkmışlardı. İki değerli yazarla bizim de bir panelimiz vardı. Üstün İnanç ve Murat Başaran'la birlikte yaptığımız sohbette edebiyatta vefayı ve yeni hatırlanan yazarları konuştuk. Tabii bugünlerde Mihrabad Yayınları'nın eserlerini günümüze kazandırdığı unutulmuş isim Cavit Ersen de hatırlandı.
Geçen cumartesi günü Damla Yayınları standında Talip Arışahin hocamızın imza günü vardı. Ve yeni eseri Yavuz Sultan Selim o güne yetiştirildi. Mihrabad'tan çıkan eserin kapağı dikkat çekiciydi. Ziyaretçilerin, okuyucuların profiline dikkat ettim. Her yaştan insan var, öğrenci, memur, işçi, yaşlı, ama genellikle gençler ve hanımlar… Mihrabad'ın yeni çıkan kitaplarını incelerken özellikle padişah serisini dikkatle inceliyorlardı.  Demek ki, düşüncem doğru imiş diye kanaat getirdim. Tarihimize toplumumuzda büyük bir ilgi var. Bunda şüphesiz Diriliş Ertuğrul gibi güzel dizilerin de tesiri büyük, bunu kabul etmek lâzım. Talip Arışahin hocamız, okuyucularına Yavuz Sultan Selim kitabını imzaladı durdu. Yanında da Bâbıâli'nin emektar isimlerinden, yayınevinin de kurucusu kadim dostu Mehmet Doğru Bey vardı. O gün sohbetimiz kitaplar hakkında bilhassa tarihî eserlere dairdi.
Yavuz Sultan Selim, Osmanlı Devleti'nin en kudretli, geniş ufuklu ve büyük padişahlarındandır. Onun kısa zamanda yaptığı işler, kazandığı zaferler ve elde ettiği başarılar, olağanüstü derecededir. Dedesi Fatih Sultan Mehmed gibi âlimlere çok büyük saygı gösteren ve gece gündüz kitap okuyup bilgisini arttıran Yavuz, sanatkâr yönüyle de temayüz etmiş, hafızalarda yer eden şiirlere imza atmıştır. Yavuz, Anadolu'da huzur ve birliği sağlamasıyla, Çaldıran ve Ridaniye zaferleriyle, Güneydoğu illerini Osmanlı'ya bağlamasıyla, Arap İslâm ülkelerini imparatorluk topraklarına katmasıyla Suriye ve Mısır topraklarını fethetmesiyle bir cihan padişahı olduğunu göstermiştir. 58 yıllık kısa ömründe 8 yıl saltanat süren, padişahlığı döneminde Devlet-i Âliye'yi şahlandıran Yavuz'un hayatını Talip Arışahin'in kaleminden okumak mümkün. Yazarımız bu eserinde, Yavuz'un doğumundan başlayarak çocukluğunu, delikanlılık yıllarını, aldığı eğitimi, hocalarını, şehzadelik dönemini, fizikî ve ruhî portresi ile birlikte sağlam kişiliğini anlatıyor. İsyanların üstüne gidip püskürten, ayaklanmaları bastıran, fitne odaklarının faaliyetlerini kudretli şahsiyetiyle durduran Yavuz'un, Osmanlı'ya kazandırdığı ‘Halifelik' müessesesine verdiği büyük değer “Hadim'ül Haremeyn” ifadesiyle kendisini buluyor.
Hocamız merak ve heyecanla yine büyük bir sultanımızın, kurucu Osmanlı Beyinin eserini hazırlıyor. İnşallah yakında bu kıymetli eseri de okumak nasip olur.
Malum olduğu üzere Yavuz Sultan Selim büyük bir padişah olduğu gibi ince duygulara sahip olan iyi bir şairdir. Selimî mahlasıyla kaleme aldığı çok iyi şiirler, kıt'alar mevcuttur. Onlardan biriyle yazımıza son verelim. Bu mısralarda dünyanın faniliği ve asıl Bâkî olanın Cenab-ı Allah olduğu ne güzel ifade ediliyor:
“Gamına gamlanıp olma mahzun, / Demine demlenip olma mağrur, / Ne dem baki ne gam baki, ya hû! / Hüvel baki, hüvel baki...”
Cihan padişahı Yavuz Sultan Selim'e rahmet dilerken, Talip Arışahin Hocamıza da selâm ve saygılarımızı takdim ediyor, yeni eserlerini merak ve heyecanla beklediğimizi hatırlıyoruz. Kaleminize, yüreğinize, gönlünüze sağlık aziz hocam! Daha nice eserlere inşallah…

* **

MAYIS  2015 


FATİH'İN İSTANBUL RÜYASI




“İstanbul'un fethi, yüzyıllardır süren bir rüyanın gerçekleşmesiydi.”

           Rüya; görülen düştür. Kimileri için; gerçekleşmesi imkânsız şeyler ve hayallerdir. Bazı insanlar için ise; gerçekleşmesi beklenen ve istenen şeydir, umuttur. Onlar iste­dik­leri ve umut ettikleri şeyi hayal ederler. Zihinlerinde tasarlar ve canlandırırlar. Özledik­leri şeyi gerçekleştirmek için sürekli düşünür, çalışır, çaba harcarlar. Artık o, onların en büyük emelidir ve gerçekleşmesi zamana bağlıdır.
          “Tarihe adını altın harflerle yazdıran büyük insanlar da bir zamanlar çocuktu. Rü­yaları, hayalleri, umutları, emelleri vardı. Onları gerçekleştirmek için okudular, öğrendiler, düşündüler, çalıştılar, yoruldular. Pek çok sıkıntıya katlandılar. Zorluklara göğüs gerdiler. Sonunda da isteklerine kavuştular.
            Fatih Sultan Mehmet’i tanıdıkça ona bir kez daha hayran olacaksınız. Hayran olmakla kalmayacak, onun gibi olmaya özeneceksiniz. Onun gibi olma isteği, içinizde öyle bir ateş tutuşturacak ki her gün, bir önceki günden daha çok çalışacaksınız. Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak, hatta aşmak için, siz de günümüzün fatihi olacaksınız. Bilimde, sanatta, kültürde yeni ufuklara yelken açacaksınız.
            Fatih Sultan Mehmet sadece bir asker, bir komutan değildi. O aynı zamanda bir bilim adamı ve devlet adamıydı. Şehzade Mehmet çağının bütün bilim dallarında çok iyi bir eğitim almış, pek çok yabancı dil öğrenmişti. Çok kitap okuduğu, hatta savaş alanlarında bile, fırsat buldukça kitap okuduğu görülmüştü. Olgun bir kişiliğe sahipti.
            Fetih de sadece savaşarak bir yeri almak, zafer kazanmak değildi. O İstanbul’u fethettiğinde İstanbul, köhne, harap bir şehirdi. Halkı da yoksul ve perişandı. Fatih, İstanbul’u yeniden yapılandırıp bayındır hâle getirdi. Fetih İstanbul’da ekonomiyi ve sosyal hayatı yeniden canlandırdı. Halk yoksulluktan kurtarıldı.
            Fetihten sonra ilim dünyasında büyük gelişmeler gözlendi.
            Fetih, Türklerin adalet, din ve vicdan hürriyeti anlayışını da bütün dünyaya gösterdi.    
            İşte bir çağ böyle kapanıp, yeni bir çağ böyle açıldı.
            Şehzade Mehmet büyük düşünen, büyük hedefleri olan bir insandı. O gece gündüz çalışarak Fatih Sultan Mehmet oldu.
            Siz de büyük düşünün ve önünüze büyük hedefler koyun. Hedefinize ulaşmak için çalışın, çok çalışın.        

            Bu kitapta anlatılan olayların tamamı gerçektir. Hiçbiri hayal ürünü değildir. Tarih kitaplarında, özellikle Bizanslı ve Avrupalı tarihçilerin kitaplarında yazılıdır. Bu olaylar gerçek olmasına karşın, bugün bile bize olağan üstü gelmektedir.

            Bu kitabı okurken, o günleri yaşayacaksınız. Şehzade Mehmet ile birlikte büyüyüp, önce Sultan Mehmet, sonra Fatih Sultan Mehmet olacaksınız. “İstanbul Rüyası”nı beraber göreceksiniz. Sultan Mehmet ile fetih hazırlıklarını yapacaksınız. Ulubatlı Hasan’la surlara tırmanacaksınız. Gemileri Haliç’e nasıl indireceğinizi düşüneceksiniz. Denizin üzerinde yürüyecek, Mehter marşı eşliğinde Fatih Sultan Mehmet Han ile birlikte İstanbul’a gireceksiniz. Ayasofya’da Cuma namazı kılacaksınız. Pek çok şaşılacak şeyler, garip ama gerçek olaylar yaşayacaksınız.

           Şair Ârif Nihat Asya FETİH MARŞI şiirinde ne diyor?

           “Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini…  

            Yürü, hâlâ ne diye oyunda oynaştasın?          

            Fatih’in İstanbul'u fethettiği yaştasın!..”



***
YENİ ŞAFAK       31 Mayıs 2015
Fatih’in rüyasını gençler de görmeli
Fatih’in İstanbul Rüyası kitabında gün gün fetihte olanları anlatan Yazar Talip Arışahin, Fatih’in sadece bir komutan değil, bir bilim ve devlet adamı da olduğuna dikkat çekiyor. Arışahin, “Siz de büyük düşünün, Fatih gibi önünüze büyük hedefler koyun” diyor.

İlk kıyılarına yerleşimin M.Ö. 7 yüzyıl önce başladığı İstanbul, büyük uygarlıkların kuruluşlarını, yıkılışlarını, debdebeli yaşamları, felaketleri, savaşları, acıları, depremleri gördü. Fatih Sultan Mehmet'in surlarına dayanmasıyla da sadece İstanbul için değil, tüm dünya için yeni bir çağ başladı. Damla Yayınları'ndan yayınlanan Fatih'in İstanbul Rüyası kitabı bu çağ değiştiren tarihi olayın öncesini ve fethin nasıl gerçekleştiğini anlatıyor. Çocuk ve gençlere yönelik yazdığı kitapları ile tanınan yazar Talip Arışahin, fethi ve Fatih'i gençlere anlatabilmek için bu kitabı kaleme almış.


FATİH 7 DİL BİLİYORDU

İstanbul'un fethini anlatan bir kitap yazma fikrinin ta ilkokul yıllarına dayandığını ifade eden Arışahin, fetih ruhunun her zaman kendisinde canlı kaldığını söylüyor. Arışahin, “İlkokulda İstanbul'un fethini anlatan bir şiir yarışmasında yazdığım şiirim derece aldı. Daha sonra yazdığım Masal Gibi İstanbul kitabımın başında da o şiirim vardır. Gençlerin Fatih Sultan Mehmet'i örnek almalarını ve ona özenmelerini arzu ettim. Okullarda yaptığım söyleşilerde de çocuklarla bu konuyu konuşurum. Onlar da Fatih gibi olmak istediklerini, onun gibi başarılı işler yapacaklarını söylerler. Fatih 7 dil biliyordu. Fatih gibi olmak için çok çalışıp ilimde, teknolojide, kültürde, sanatta yeni ufuklar açmak lazım. Öğrencilere örnek olsun diye bu kitabı yazdım” diyor.



50 YILIN BİRİKİMİ
Tarihi gerçekler gençlerin anlayabileceği bir sadelikle anlatılmış ve bir hikaye anlatırcasına akıcı bir dil kullanılmış Fatih'in İstanbul Rüyası'nda. Fetih öncesi Bizans İstanbul'unun durumu, fetih esnasında gün gün neler yaşandığı anlatılan kitapta tarihi kişilikler de unutulmamış. Fatih Sultan Mehmet'in ise ayrıntılı bir portresine yer verilmiş. Kitabı yazarken başta Prof. Halil İnalcık'ın kitapları olmak üzere, pek çok kaynaktan faydalandığını ifade eden Talip Arışahin, 50 yıldır İstanbul'da yaşadığını ve fethin geçtiği mekanları zaman içerisinde adım adım gezdiğini anlatıyor. Arışahin, “Sanki o günleri yaşayarak yazdım. Gençler hedeflenerek yazılan bir kitap bu ancak yetişkinlerin de okumaları faydalı olacaktır” diyor. Ecdadımızın kazandığı zaferleri, başarıları, kurdukları medeniyeti anlayıp sahip çıkmamız ve geliştirmemiz üzerine düşünmemiz gerektiğini ifade eden Arışahin, her yıl İstanbul'un fethi kutlanırken insanlarımızın bunu hissetmelerini arzu ettiğini de söylüyor.  


 YAZMAYA BÖYLE BAŞLADIM

 Konya İmam-Hatip Okulu’nda, Yaşar Gökçek hocamız, Hacı Veyis Zade Hocamızın teşvik ve yönlendirmesiyle sosyal faaliyetler başlattı. Öğrencileri yazı yazmaya özendirdi ve bu hususta yüreklendirdi. 1959-1960 ders yılında her hafta Cuma günü Öz Demokrat Konya gazetesinde İmam Hatip Okulundan Sesler başlığı altında yazı ve şiirlerimiz yayınlanırdı. Yaşar Gökçek hocamız bu iş için beni görevlendirmişti. Arkadaşlardan topladığım yazı ve şiirleri yazmam için bana emaneten daktilosunu vermişti. A klavye kocaman, siyah, en az on kilo ağırlığında demirden yapılmış bir daktiloydu. Tuşlarına vurunca ağaçkakan gibi ses çıkarırdı. Ben daktilo kullanmayı o zaman öğrendim.

1959-1960 Ders Yılı boyunca, her Cuma gazetenin ortasındaki iki sayfayı biz öğrenciler hazırladık.

 Öz Demokrat Konya gazetesi 12 Şubat 1960 tarihli nüshasında Hacı Veyiszade Hoca Efendi Merhum’la ilgili özel yayın yaptı. İmam Hatip Okulu öğrencilerinin ve hocalarının yazılarına ve şiirlerine yer verdi.


O gün orada çıkan yazım: (Öz Demokrat Konya Gazetesi, 12 Şubat 1960)


KARDEŞLERİME BAŞSAĞLIĞI   

                                                                               
Sömestr tatilimizin ilk haftasında Konya’mızın mükerrem evladı ve güzide şahsiyetiyle okulumuzun temel cevheri aziz hocamız H. Mustafa Kurucu Hazretleri Allah’ın rahmetine kavuştu. Mezarı başında bir büyüğümüzün de dediği gibi, onun Allah yoluna, Hazreti Resulün sünnetine ve Kur’an-ı Kerim’in nurlu hakikatlerine vakfettiği hayatı bize her günümüzde bir ibret levhası teşkil edecek mükemmeliyette ve olgunluktadır.

O Konya’mızın, Hazreti Peygamber ahlâkıyla ahlâklanmış evlatlarının güzidesi ve Cenab-ı Hakk’ın Rahim ve Şefik ism-i celallerinin mümessillerinden biri olarak her Konyalının ve talebesi olan bizlerin, kalp ve ruh hayatımızda, daima yer bulacaktır.

Son iki kuşak arasındaki talebelerinin fazlalığı ve istisnasız bütün Konyalıların onun dizleri dibinde bulduğu büyük teselli, cenaze merasimine hemen bütün Konyalıların iştirak etmiş olması, onun şahsında kaybettiğimiz büyük değerin delilleridir.

Kaybımızın büyüklüğü nispetinde tesellimizin ve umutlarımızın sonsuz mesnedi Cenabı Hakk’ın lütuf ve merhametinde bulduğumuz sükûna daima şükretmeliyiz.

Hocamızın büyük umudu İmam Hatip Okullarının feyizli çalışmalarında ve yetiştireceği imanlı gençlerin Allah yoluna Türk cemiyet ve milletine kendilerini vakfettiklerinde her birinin bir H. Mustafa Kurucu olacağına inanmaları idi. Bu umut, onun her zaman ve her yerde, evde, şehirde, mektepte, camide, dershanede ve ibadette bizimle beraber olduğuna inandığımız kadar, hepimizin de umut ve tesellisidir
                     
          İmam Hatipli kardeşlerim, başınız sağ olsun.  
                                            
           Talip Arışahin


    



                                          KİTAPLARIMDAN BAZILARI


               





















                         


                                             KİTAPLARDAN ALINTILAR




AYININ DOSTLUĞU  Kitabından: 

SEVGİNİN BÖYLESİ

“Şu Sille’nin aman sokakları sekili aman
Pencerede gül karanfil ekili aman...”

     Güzel bir bahar günü, Kurban Bayramı arifesiydi. Elmas Nine’m:
     — Yavrum, beni Sille'ye götür. Bugün mübarek arife günü. Atalarımızın kabirlerini ziyaret edelim. Hem, sen de öğren onların kabirlerini. İnsan soyunu tanımalı. Onları unutmamalı. Onlar şimdi bizi bekler. Bayramlarda dirilerden önce, ölüler ziyaret edilmeli. Sevaptır, dedi.
     — Peki nineciğim, gidelim, dedim. Kardeşim de gelmek istedi. Onu da yanımıza aldık. Bir fayton tutup yola çıktık.
     Elmas Nine’m, "Dârül muallimat"ı, yani Kız Öğretmen Okulu'nu bitirmiş, yıllarca öğretmenlik yapmış, bilgili ve kültürlü bir kadındı. Kur'an okumayı ve Osmanlıcayı da bilirdi. Dedem de telgrafçıydı. O da okumuş adamdı, müneverdi, aydındı. İkisiyle de sohbet etmekten çok hoşlanırdım. Anlattıkları şeyler sanki beni büyülerdi.
     Sille, Konya'ya sekiz kilometre mesafede bir bucak idi. Toros Dağları’nın uzantısı sayılan ve sönmüş bir volkan olan Takkeli Dağ'ın eteklerinde bir vadinin iki yakasına kurulmuştu.
     Sille, tarih boyunca önemli bir yerleşim merkezi olmuş. Hristiyanlık gizli gizli Anadolu'da yayılırken, keşişler dağlarda kayaları oyarak manastırlar yapmışlar. Bizans İmparatoru Konstantin, Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra, Kraliçe, Kudüs'e hacı olmaya giderken, yol üzerinde bulunan Sille'de bir kilise yaptırmış. Zamanla kiliselerin sayısı çoğalmış.
    1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu'ya giren Selçuklular, Konya'yı başkent yapmışlar. Şehrin güvenliği için, kale içinde oturan gayrimüslim halkı buradan alıp Sille'ye yerleştirmişler. Sille, Selçuklular zamanında bir medeniyet merkezi olmuş. Hanlar, hamamlar, mektepler, medreseler, şifa yurtları yapılmış. Osmanlılar döneminde de bu gelişme devam etmiş.
    Yarım saat kadar yol aldıktan sonra ninem, ovada, kanalın üst kısmını göstererek:
  — Bak! Burası “Aşağı Bağlar!” Bu bağlarda Büzgüllü, Dimnit, Akkut denilen dünyada eşine az rastlanır lezzetli üzümler yetişir. İnce kabuklu, narin çekirdekli nefis üzümler... Eskiden bunları Konya'ya götürür satardık. Güzün, bağ bozumundan sonra da pekmez kaynatırdık. Sille'nin üzümü de pekmezi de pek meşhurdu,  

***

     Ben Sille'ye ilk kez bundan on sene önce, bir kış mevsiminde gitmiştim. O zaman beş, altı yaşlarındaydım. Bir akrabamızın düğünü olacaktı. Babam, çift atlı, üzeri kapalı bir yaylı tutmuştu. Mehmet Amcamlar ve biz, çoluk çocuk binmiştik. Neşe içinde, güle oynaya gidiyorduk. Ben, ara sıra arkadaki örtüyü aralayıp, dışarı bakıyordum. Kar yağıyordu. Yaylının, kar üzerinde bıraktığı, uzayıp giden tekerlek izlerini seyretmek çok hoşuma gidiyordu. Yemişçi Bayırı'na geldiğimizde herkes yaylıdan indi. Yalnız biz dört çocuk arabada kaldık. Arabacı, sol eliyle dizginleri tutuyor, sağ eliyle yaylıyı itelemeye çabalıyor, bir yandan da:
— Deeeh küheylanlarım! Deeeh aslanlarım, diye atları gayrete getirmeye çalışıyordu. Atlar, ayakları kaydığı için yokuşu çıkmakta zorlanıyorlardı. Babamla emmim de arkadan yaylığı iteliyorlardı. Meğer yokuş oldukça dik ve uzunmuş. Düze çıkınca herkes yaylıya bindi. Annem, yengem ve ninem yorulmuşlar; nefes nefese kalmışlardı. Az sonra Sille'ye vardık. Yaylıdan inip etrafımıza baktığımda ürperdim. Sanki bir hayalet diyarıydı. Yıkıntılar... Arada bir iki ev... Nereye baksam yıkılmış evlerin kalıntısı taş yığınları görüyordum. Hâlbuki annemin bana anlattığı bir Sille vardı ki... Hayal kırıklığına uğramıştım. Misafir olacağımız ev, yokuşun tepesindeydi. Sokak, taştan basamak basamak yapılmıştı. Mahalle çeşmesinden su doldurup gelen iki kadın gördüm. Sırtlarında kocaman kocaman testiler, yokuşu çıkmaya çalışıyorlardı. Eve iki kanatlı bir kapıdan girdik. Kapı çok güzeldi. Üzerine çeşitli şekiller, bitki ve kuş resimleri oyulmuştu. Dış kapıdan, geniş taşlarla döşenmiş; tertemiz, pırıl pırıl bir avluya girdik. Evin üst katında bir odaya alındık. Odanın ortasında bir tandır vardı. "Üşümüşsünüzdür, tandıra buyurun." dediler. Tandır; odanın ortasında, yaklaşık bir metre derinliğinde bir çukur. Çukurun içinde mangal var. Sobada kor hâline gelmiş ateşi mangala koyuyorlar. İnsanlar tandırın etrafına bağdaş kurup oturuyor. Bacaklarının üzerine de bir kilim örtülüyor, ısı boşa gitmesin diye. Ayaklarımız ısınınca, bütün vücudumuz da ısınıyor. Boşuna dememişler:

"Ayağını sıcak tut, başını serin
Kendine bir iş bul, düşünme derin."

   Gece, yumuşacık yün yataklar, yorganlar serildi. Yastıklar, kuş tüyüydü. Meğer ev sahibimiz avcıymış. Yastıklar kaz tüyüyle doldurulmuş. Yattık, ama uyumam ne mümkün! Acıklı bir kuş sesi... Baykuşmuş. Ardı arkası kesilmeyen köpek ulumaları... Sanki, bizim sokağın köpekleriyle komşu sokakların köpekleri uzaktan uzağa uluyarak haberleşiyorlar:
— Burada her şey yolunda, orada nasıl? Bir yaramazlık var mı?
— Burada da işler yolunda. Yaramaz bir şey yok! Keyfinize bakın, diyorlardı.

                                                  ***

     Şimdi bütün bunlar, bir film şeridi gibi gözlerimin önünden gelip geçti. Bugün nasıl bir Sille manzarasıyla karşılaşacaktık acaba?
Konya'dan gelen yol, taş köprüden geçerek Sille'ye giriyordu. Taş köprüye varmadan, mezarlığın önünde durduk. Vadiden bir çay akıyordu. Çaydan şırıl şırıl su sesi geliyordu. Çay kenarındaki bahçeler yemyeşildi. Mezarlıktaki otlar da yeşermiş, badem ve kayısı ağaçları çiçek açmıştı. Ninemin babasının ve annesinin kabirlerini epeyce aradıktan sonra bulduk. Ninem:
— Buralar bile çok değişmiş. Şurada bir yol olacaktı. O yol yok olmuş. Kabirlerin başında badem ağaçları vardı. Nerede o bademler? Aaah ah!... Hadi oğlum bir Yasin oku da atalarımız sevinsinler, dedi.
Okudum. Elmas Ninem de çok sevindi.
— Allah senden razı olsun! dedi.
Mezarlıktan çıkıp çay kenarındaki bahçeleri seyre dalınca, ninem bir ah çekti:
— Vaktiyle buralarda gül bahçeleri vardı. Gülcüler, gül yağı çıkarırlardı. Kimi de "cehri" adlı bir bitki yetiştirirdi. Bu bitkinin kökünden elde edilen boyayla halı ipliği boyanırdı. Bu boyanın rengi yüz yıllar geçse de solmazdı. Onun içindir ki Sille halıları dünyaca ünlüydü. Yüzlerce halı tezgâhı kurulmuştu. Her genç kız halı dokumayı öğrenirdi. Öteden beri Silleli kadınların en önemli becerisi halı dokumaktı. Rum tüccarlar, halıları Konya'ya ve İstanbul'a götürüp satarlardı. Oradan da Avrupa'ya ihraç edilirdi. Ayrıca bir çorap fabrikası, bir tütün fabrikası, yedi testi fırını vardı. Onların ürettiği ürünler de Konya'ya ve İstanbul'a gönderilirdi.
Faytoncuya:
— Atları yavaş sür, etrafımızı seyredelim, dedim. Taş köprüyü geçince tarihî bir hamam var, fakat kapalı. Bir kahvehane, bir berber, bir fırın, bir bakkal, bir de testici var. Burası çarşı... Çarşıda üç beş adam...
Bir yandan ninem anlatıyordu:
— Vaktiyle bu çayın kenarında üç yüz, dört yüz dükkân, dört kahvehane, beş fırın vardı. Dükkânlarda yok yoktu. Ne ararsan bulunurdu. Bir saatçi, bir eczane ve kunduracılar, yemeniciler, berberler, manifaturacılar, bakkallar, kasaplar, hele hele kuyumcular, sarraflar... Konya'da bile bu kadar sarraf yoktu. Esnaf ve tüccarın çoğu Rum'du. Benim babam da bakkaldı. Çay kenarında dükkânı vardı. Her sene buraları sel basardı. Selden sonra dükkânı temizlemeye giderdik.
Karşıda bir cami, bir de ilkokul... Testicinin önünde durduk. Büyükçe bir testi aldık. Kilisenin önünden geçerek Takkeci Suyu'na gittik. Testiyi doldurduk. Çeşme başına ninemin yaşında bir kadın geldi. Sırtına bağladığı testisini dikkatlice yere indirdi. Ninemle selamlaşıp kucaklaştılar. Birbirlerine hâl hatır sordular. Koyu bir sohbete daldılar. Eski günleri andılar. Biz de kardeşimle beraber etrafı dolaştık. Sonra testisini doldurup sırtına sarmasına yardım ettim. Vedalaştılar. Sırtında testi olduğu hâlde hâlâ, “Kezban nasıl? Ümmühan nasıl? Ona da selam söyle...” diye konuşuyorlar, birbirlerinden hiç ayrılmak istemiyorlardı.
O kadın gittikten sonra, orada bir süre daha durup etrafımızı seyrettik. Elmas ninem, vaktiyle yaşadığı güzel günlerin tadıyla, anlattıkça anlatıyor; biz de kardeşimle beraber onu masal dinler gibi dinliyor, anlattıklarından tarifi imkânsız bir haz alıyorduk:
— Çok değil, bundan elli yıl önce Sille'nin, yirmi bine yakın nüfusu vardı. Nüfusun beş bini Rum'du.
Sille'de otuz beş mahalle vardı. Dağın eteğine kurulmuş sokaklar merdiven gibi basamak basamaktı. Taştan yapılmış evler iki katlıydı. Bilirsin, bir Sille türküsü vardır:

“Şu Sille'nin aman sokakları sekili, aman
Pencerede gül karanfil ekili, aman...”

     Her evin önünde bir asma, damında çardak vardı. Çorakla kaplanmış damlar düz olduğu için yazın asma çardağının gölgesinde rahat rahat oturulur, gece de serin serin yatılırdı.
Her mahallede çeşme vardı. Çeşmelerinden tatlı pınar suları akardı. Sille'de büyük bir hükümet konağı, belediye binası, askerlik şubesi, kışla, yolcuların konakladığı bir han, bir medrese, dördü Hristiyanlara ait otuz sübyan mektebi, bir ilkokul, bir de Fransızca okulu vardı. Yedi camide ezan okunur, günde beş vakit “Allahüekber” sedaları duyulurdu. Beş kilisenin çanları, günde üç vakit “Dan! Dan!” diye çalar; Müslümanlar bundan rahatsız olmazdı. Hristiyanlar, kiliselerinde ayin ve ibadetlerini huzur içinde yaparlardı. Hristiyanlarla Müslümanlar birbirlerine hoşgörülü ve saygılı davranırlardı. Herkes inanç ve geleneklerini serbestçe yaşatırdı.
Şu dağlara bak! Eskiden bu dağlar ormanlarla kaplıymış. Zamanla ağaçlar kesile kesile tüketilmiş. Dağlar çırılçıplak kalınca, baharda eriyen karlar sel olup Sille'yi basmaya başladı. Her sene sel korkusu çekerdik.
Yaaah! İşte böyle...
Bak! Şu dağın yamacında da “Yukarı Bağlar” var. Üzüm bağları.
Yavaş yavaş etrafımızı seyrede seyrede geri döndük. Sille gözüme on yıl önceki kadar virane görünmedi. Çünkü Tatköylüler, Sultaslılar, Tepeköylüler, yıkıkları onarıp Sille'ye yerleşmeye başlamışlar.
Yolda ninem anlatmaya devam etti:
— Rumlar, ticaretle uğraşırlardı. Zengindiler. Türklerin bazısı bağ bahçe işleriyle ve ticaretle uğraşırdı. Çoğunluğu ise taş ve toprak işçisiydi. Meslekleri ya testicilik ya da yapıcılıktı. Bu zanaatlarıyla para kazanmak için uzaklara giderlerdi. Çoğunlukla Aydın, Manisa, İzmir, Bursa yörelerinde testi ocakları kurarlar; topraktan çanak, çömlek, testi, ibrik, tencere yapıp satarlardı. On iki yaşına giren oğlanlar da babalarıyla beraber gider, onların zanaatını öğrenirlerdi. Altı, sekiz ay oralarda kalırlardı. Yabana giderken, bazıları paraları olmadığı için, yaya giderler, dönüşte trenle gelirlerdi. Gözyaşlarıyla uğurlananlar sevinçle, coşkuyla karşılanırdı. Özellikle çocuklar, babalarını çifte sevinçle karşılarlardı. Çünkü, heybelerinde, “iyşi” dedikleri çekirdeksiz kızıl üzüm, incir, kestane gibi kuru yemişler olurdu. Hane halkı kışı mutlulukla geçirir, baharda yolculuk yeniden başlardı.
Yapıcılar, Konya'ya gider, orada iş bulamazlarsa çevre illere dağılırlardı. Bir kısmı topraktan kerpiç keser, ev yaparlardı. Bir kısmı da taş ustasıydı. Ya taş ocağından taş çıkarır, taş keser ya da taştan duvar örerlerdi.
O zamanlar Sille'de hayat çok canlı ve hareketliydi. Herkes iş güç sahibiydi, varlıklıydı, mutluydu.
Ne zaman ki savaş çıktı. Bütün dünya birbirine girdi. Seferberlik ilan edildi. Devletimiz, ordumuzu da milletimizi de savaş şartlarına uyacak duruma hazırlamak için tetbirler alıyordu. Bu durumun ilan edildiği ve savaşın sürdüğü döneme “seferberlik” denildi. Kentlerden en ücra köylere varıncaya kadar tellallar çağırdı:
— Ey ahali! Duyduk duymadık demeyin! Çoban çomağıyla, çiftçi orağıyla, bütün gençler askerlik şubelerine!...
Gerçi Osmanlı Devleti henüz savaşa katılmamıştı. Ama savaş kapıda gibiydi. Çünkü Avrupa devletleri iki cepheye ayrılmış, savaşa girmeyen kalmamıştı. Ne olur, ne olmaz!
Savaş çok kötü bir şeydi. Erkeklerin pek çoğu askere alınınca üretim durmuş, hayat felç olmuştu. Aileler geçim sıkıntısına düşmüştü. Ekmek bile bulunamaz olmuştu. Ülkenin her yanında olduğu gibi Sille'de de yokluk ve kıtlık hüküm sürüyordu. İnsanlar bir yandan açlığa karşı savaşırken, öte yandan, aç gözlü düşmanlarla savaşmak zorunda kalıyordu. Çanakkale'ye, Yemen'e, Sarıkamış'a gidenlerin ailelerine, şehit olduğu haberi geliyordu. Gazi olarak dönen birkaç kişi de ya kör olmuştu ya topal... Biliyor musun? İshak emmin de Çanakkale'de şehit oldu.
Savaş bitmiş, daha millet kendini toparlamaya vakit bulamamıştı. Birinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkan devletler, bu kez de yurdumuzu işgal edince, eli silah tutanlar, işi gücü bırakmış, tekrar orduya katılmaya koşmuşlardı. Yunanlıların Afyon'a geldiğini duyan Sille'deki Rumlar şımarmışlar; sekiz yüz yıldan beri birlikte yaşadıkları, kendilerine dostça ve kardeşçe davranan Müslümanlara, “Baltalarımızı, satırlarımızı biledik. Yakında Yunanlılar Konya'ya gelecek.” diye göz dağı vermeye başlamışlardı. Zaten onların keyfi yerindeydi. Askere alınmadıkları için işlerine devam ediyorlar, servetlerine servet katıyorlardı. Silleliler ise, evlerini barklarını terk edip Konya'ya, Salihli'ye, Urganlı'ya, Mudanya'ya, Bandırma'ya ve kim bilir daha nerelere göç ettiler. Biz de o zaman Sille'den Konya'ya göçtük.”

                                                                           ***


ÇOCUKLUK ARKADAŞIM EMİNE

“Merhamet edene Allah da merhamet eder.” 

       Nineciğim, çeşme başında konuştuğunuz hanım kimdi?
       — O, benim çocukluk arkadaşım Emine'ydi. Onlarla biz kapı dibi komşuyduk. Beraber büyüdük. Sıbyan Mektebi’ne de “âmin alayı” töreniyle beraber başladık.
Emine'yle ikimiz bir hafta önceden hazırlandık. O zaman çocukların hepsi aynı anda mektebe başlamazlardı. Çocuk beş altı yaşına gelince ailesi, uygun gördüğü bir zamanda mektebe gönderirdi. Ailelerimiz, bizim mektebe gitmemize karar verince, hocaya haber verildi. Hoca talebeleri toplayıp evimizin önüne getirdi. Hepsi de bayramlık giysilerini giymişlerdi. Biz de giyinip kuşandık. Boynumuza da cüz kesemizi astık. Evden çıkıp talebelerin arasına katıldık. Talebeler, ilâhiler okuyarak çay kenarından yürüyüp, çarşı içinde bir tur attıktan sonra mektebe geldik. Konu komşu, hısım akraba da peşimiz sıra yürüyüp mektebe geldi. Çocuklar hep bir ağızdan besmele çekip “Rabbi yessir velâ tü'assir...” duasını okudular. Hoca “Amin!” dedi. Çocuklar da koro hâlinde “Amin” dediler. Annem, çocuklara içinde şeker olan mendil dağıttı. Misafirler gittikten sonra derse başladık. İşte, “amin alayı” töreni böyle neşeli ve şenlikli olurdu.
Emine iyi kalpli, arkadaş canlısı, fedakâr, pırlanta gibi bir kızdı. Biz Emine'yle çok iyi anlaşırdık. Annem de annesini çok severdi. Annesi, Eyüp Peygamber gibi sabırlı, her gördüğünü Hızır bilen, saf ve temiz bir kadındı. Herkesin yardımına koşardı. Sadece insanlara değil, hayvanlara karşı da çok merhametliydi. Yazın karıncalara, kışın kuşlara her gün yem dökerdi.
Babaları İbrahim Efendi, eşekle yük taşıyarak geçimlerini sağlamaya çalışıyordu. Soğuk bir kış günü, Sille'den Konya'ya yük götürmüş. Eşekler yüklü olduğu için karda buzda, giderken de gelirken de yaya yürümüş. O gece hastalanmış. Ateşler içinde yanıyor, soğuk terler döküyormuş. Annesi bize gelip, durumu anlatmış. Babam doktor getirmiş. İlaç almış. Ne yazık ki hastalığı gün geçtikçe artmış. Zayıflamış, eriyip gitmiş. Kim bilir verem miymiş, zatürre miymiş? İki ay sonra vefat etmiş.
O zaman Emine üç, ablası Hanife beş yaşındaymış.
Emine ile Hanife'nin anneleri Fatma Hanım, yetim çocuklarını, kimseye muhtaç olmadan büyütebilmek için, komşularına halı dokumaya gidiyordu. Fatma Hanım kızlarını da yanında götürüyordu. Onlar da ufak tefek işe yarıyorlar, halı dokumayı öğreniyorlardı. Yedi yaşına gelen kızlar halı tezgâhının başına otururlardı. Duymuşsunuzdur, meşhur bir söz vardır: “Konya'nın tozu, Sille'nin kızı...” derler. Sille'nin kızları hem güzel hem de on parmağında on marifet olan kızlardır. İnşallah, zamanı gelince ikiniz de Silleli kızlarla evlenirsiniz.
Bu sözü duyunca, kardeşimle ben, biraz da utanarak birbirimize bakışıp gülüştük. Elmas Nine’m:
— Peşin parayı duyunca nasıl da gülersiniz değil mi, diye bize takıldı. Sonra kaldığı yerden anlatmaya devam etti:
— Bir akşamüstü halı dokumaktan dönerlerken iki kedi yavrusu görmüşler. Durup sevmişler. Sonra bırakıp yürümüşler. Emine arkasına bakınca, yavruların peşlerinden geldiğini görmüş. Ablasına söylemiş. O da dönüp bakmış. İki kedi yavrusu da koşarak onları takip ediyormuş. Kapıyı açarlarken yavrular bacaklarına sürtünüyormuş.
Emine annesine:
— Aba! Bu yavruları içeri alalım. Onlara bakıp büyütelim. Ne olur, diye yalvarmış. O da kabul etmiş.
Kendi karınlarını zor doyuran, çoğu zaman paça tiridini bile bulamayan bu aile iki de kedi yavrusu beslemeye başladı. Mutluydular. “Merhamet edene Allah da merhamet eder.” diyorlardı.
Yoksul Sillelilerin başta gelen yemeği paça tiridiydi. Paça bol suyla tencerede kaynatılır, tabağa doğranmış kuru ekmeğin üzerine dökülür, yumuşayan ekmek parçaları, paçayla beraber afiyetle yenirdi. Bulabilenler, tiridin üzerine sarımsaklı yoğurt da dökerlerdi. O zaman daha da lezzetli olurdu. Yoğurt bulamayanlar, kekik dökerlerdi. “Kâkik” dediğimiz kekiği, kendileri dağdan toplar, kurutup öğütürlerdi.
Emineler, sabah kahvaltısında, biraz tuz kattıkları kâkiğe ekmek batırıp yerlermiş. Yemek pişiremedikleri zamanlarda da anneleri: “Kâkik ekmek, hazır yemek...” dermiş. Kızlar bu duruma hiç itiraz etmezler; sofrayı sererler, kâkik ekmeği hazır ederlermiş.
Yoksulluk, tutumlu olmayı zorunlu hâle getirir. Bazıları hâlden anlamaz, tutumlu olmayı cimrilik sanır. Sillelilerin adı çıkmış. Derler ki: “Silleliler bir paçadan kırk öğün tirit yaparlar.”
Dokudukları halı bitmiş, İstanbul'dan gelen bir tüccar satın almış. Halı sahibi de onlara hak ettikleri ücreti ödemiş. O gün hem kendilerine hem de kedilerine ziyafet çekmişler. Dört paçadan bir tirit pişirmişler. Üzerine de yoğurt döküp hep beraber afiyetle yemişler.
Günler, aylar, yıllar geçmiş; kızlar da kediler de büyümüştü. Büyüyen kediler yavrulayıp çoğalınca, yavruları konu komşuya veriyorlardı. Fakat Emine, kedi isteyen komşunun ona iyi bakıp bakmayacağını araştırıp soruşturuyordu. Eğer Emine'nin güveni gelirse, iyi bakacağına dair söz aldıktan sonra, veriyordu. Sanki kedi vermiyor, kız gelin ediyordu. Kediyi verdikten bir müddet sonra da gider, iyi bakıyorlar mı diye kontrol ederdi.
Yedi yaşında, beyaz benekli bir kara kedileri vardı. Birkaç gündür hasta olan kedi görünmez olmuş. Fatma Hanım:
— Allah bilir ya, kara kedi öldü herhâlde. Kediler, öleceklerini anlayınca ortadan kaybolur. Kimsenin görmeyeceği bir yere saklanır ve orada ölümü bekler, demiş. Emine bunu bana, öyle üzülerek anlatmıştı ki... Günlerce gözleri yolda kaldı. Ona benzer bir kedi gördüğünde, acaba o mu diye heyecanlanırdı. Bir yıl sonra sarı kedileri de kayboldu. Onların yerini yavruları aldı. Bu hep böyle devam etti. Ölenlerin yerini, doğanlar aldı. Evde her zaman en azından iki kedi bulunurdu.
Bir gün kedilerden biri bir fare yakalamış, getirip kızların önüne atmış. Kızlar korkmuşlar. Çığlık çığlığa:
— Aba! Aba!, diye bağrışmaya başlamışlar. Kedi fareyi öldürmemiş, canlı canlı getirip onlara avcılığını göstermek istemiş. Fare, bir sağa bir sola kaçıyor, kedi hemen onu yakalayıp ortalık yere bırakıyor, onunla oynaşıyormuş. Anneleri kızların sesini duyup gelmiş. Kedinin fare oynattığını görünce, hemen kapının arkasında duran süpürgeyi almış. Kapıyı açıp kediyi de fareyi de kovalamış. Kapıyı örtüp:
— Korkmayın, kedilerin her zamanki marifetidir. Bize gösteriş yapıp övünürler. Biz bu evin bekçisiyiz. Biz varken farelerden korkmayın, derler, demiş. Emine:
— Ben fareye çok acıdım. Zavallı kaçamıyor, korkudan ciyak ciyak bağırıyordu. Ablası :
— Sen de bir âlemsin... Acıyacak başka bir şey bulamadın mı, deyince, Emine:
— Ne yani! Onların canı yok mu? diye cevap vermiş. Anneleri de :
— Var elbette. Ama onlar da bize zarar vermesin diye, Allah kedileri yaratmış, diyerek tartışmaya son noktayı koymuş.
Sabah namazından sonra Fatma Hanım, kuşlar yesin diye evlerinin önündeki bahçeye yem atarmış. Bir gün kedinin biri bahçeye inen kuşları yakalamak için otların içine sinmiş, sinsi sinsi kuşlara doğru yaklaşıyormuş. Bunu gören Emine, kediye bağırıp oradan uzaklaştırmış. O günden sonra her sabah kuşlara yem atma görevini de o üstlenmiş. Kuşlar gelip yemi bitirinceye kadar nöbet tutar, onlara göz koyan kedileri yaklaştırmazmış. Ayrıca kedilerin yemeğini, suyunu vermek de onun vazifesiymiş.
Bir gün ablası Hanife, Emine'nin her gün izbeye inip çıktığını fark etmiş. Çıktıktan sonra da izbe kapısını kilitliyormuş. İzbede işe yarar hiçbir şey yokmuş. Ablası onun izbede ne yaptığını merak edip sormuş:
— İzbeye niçin iniyorsun Emine? Ne işin var orada?
— Hiiç!
— Hiç mi? Hiç ne demek? Söyle bana, ne yapıyorsun boş izbede?
— Şeyyy... Ablacığım, sana söyleyeceğim. Ama ne olur, anneme söyleme.
— Peki, söylemem. Hadi beni meraklandırma...
— İzbe bomboş ya... İşte orada fareler ne yer, ne içer diye düşündüm.
— Eeeeeee...
— Onlar için ekmek kırıntısı ve su koyuyorum.
Hanife gülerek:
— Eeee... Yiyip içiyorlar mı bari? Keyifleri nasıl farelerin?
— Yiyip içiyorlar... Keyifleri de iyi Allah'a şükür... Oynaşıp duruyorlar. Beni görünce kaçıyorlar. Benden korkuyorlar herhâlde... Emine de gülmeye başlamış.
— Peki izbe kapısını niye kilitliyorsun? Fareleri çalmasınlar diye mi?
— Kediler girip fareleri yemesinler diye...
Emine bütün hayvanlara karşı böyle merhametliydi. Hâlâ da öyledir. Şimdiki kedileri, ta o zamandan beri soyunu sürdürdüğü kara kedi ile sarı kedinin yavrularıdır.
Elmas Nine’min tatlı sohbetiyle yolun nasıl bittiğini anlayamadık. Faytoncunun: Biiiiiiiyyyyyyyşşş’ sesiyle atlar durunca evimizin önüne geldiğimizi anladık.

                                                                           ***


MASAL GİBİ


 İSTANBUL’UN FETİH HİKÂYESİ 






MASAL GİBİ

Bundan beş yüz yıl önce,
Bir ulu atlı yürümüş dalgalara,
Sular titremiş korkudan,
Donakalmış...
Atın dört ayağındaki,
Sanki;
Birer büyülü nalmış...
Koçyiğitler elindeki bayrağın
Rengini tan yeri almış.
Tan yeri büyümüüüüüüş, büyümüüüüüüş,
Birden,
Dünya ufalmış.
Haliç'te yelken açınca gemiler;
Davullu zurnalı mehter,
Beklenen havayı çalmış...
İşte bu;
Bundan beş yüz yıl önce başlayan
Böyle hârika bir masalmış...






                                                                    ***


BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

"Bir sinek bir kartalı kaldırdı vurdu yere
Yalan değil gerçektir, ben de gördüm tozunu..."
                                                        Yunus Emre

Bir varmış bir yokmuş... Allah'ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde, Oğuzlar diye bilinen bir kavim varmış. Bunlar, Türk milleti soyundan olup, Orta Asya'da yaşarlarmış. Gel zaman git zaman Orta Asya, Oğuzlar'a dar gelmiş. Boy boy, oymak oymak, bir sel gibi batıya doğru akmaya başlamışlar. Bu akınlar yüzyıllarca devam etmiş. Ülkeler fethedip devletler kurmuşlar. Gözleri hep batıdaymış. Batıya, hep batıya gitmişler. Ve bir cuma günü, tarihe altın harflerle yazılan bir zafer kazanmışlar. Malazgirt'te Bizans ordularını yenmişler... Rum diyarının kapıları ardına kadar açılmış... 
Şair Arif Nihat Asya'nın dediği gibi Türkler:

"... ateşle konuşmuşlar,
Selle konuşmuşlar,
İdil'le, Tuna'yla, Nil'le konuşmuşlar,
‘Sangaryos'u’, ‘Sakarya’ yapan,
‘İkonyum'u’, ‘Konya’ yapan
Dille konuşmuşlar...
Rum diyarını
Anadolu yapmışlar."

Oğuzlar'ın Üçoklar kolunun Kınık boyundan olan Selçuk Bey, on yedi yaşında civanmert bir delikanlı imiş. Ordu komutanı olan babası ölünce, ordunun başına o geçmiş. Zalim hükümdarlarla, acımasız krallarla savaşmış. Halkı esenlik ve huzur içinde yaşatmış. Herkese adaletli davranmış. Halkın sevgisini ve güvenini kazanmış. Birkaç yıl sonra, kendi adıyla anılan Selçuklu Devleti'ni kurmuş. Devletinin şanı, şöhreti gün geçtikçe büyümüş; cihana yayılmış. Büyük Selçuklu Devleti'nin sınırları Çin'den başlıyor, ta Batı Anadolu'ya kadar uzanıyormuş. Pek çok mileti egemenliği altına almış. Selçuklular yaptıkları kültür ve uygarlık eserleriyle bütün dünyaya ün salmışlar.
Bu, her biri ayrı bir sanat harikası olan eserden pek çoğu bugün de hâlâ ayaktadır. Sen bile Konya'da, Kayseri'de, Sivas'ta, Erzurumda, Van'da, Muş'ta, Ağrı'da bunlardan yüzlercesini görebilirsin. Camiler, medreseler, kervansaraylar, köprüler, hanlar, hamamlar, kümbetler (türbeler) ve daha neler neler...

Moğol İmparatoru Cengiz Han, Orta Asya'dan yola çıkıp, önüne gelen İslam ülkelerini insafsızca yakıp yıkarak ilerliyormuş. Oğuzlar'ın Bozok kolundan Kayı boyunun beyi olan Süleyman Şah, aşiretini Cengiz Han'ın zulmünden korumak için, güvenli gördüğü Selçuklu topraklarında yaşatmaya karar vermiş. Boy beyi, hem reismiş, başkanmış hem de kılavuzmuş. Aşiret bir yerden bir yere göçerken, konaklarken veya bir yere yerleşirken bütün yetki ve sorumluluk boy beyindeymiş.
Kayı aşireti, keçi sürülerini otlatarak yollarına devam etmiş. Kona göçe Doğu Anadolu'ya kadar gelip Ahlat'ta dört yüz çadır kurup konaklamışlar. Bir süre orada yaşamışlar. Sonra iç Anadolu'ya yerleşmek isteyen Süleyman Şah, tekrar yola koyulmuş. Ne yazık ki atıyla Fırat Nehri'nden geçerken atından düşürek boğulmuş. Süleyman Şah'ın ölümünden sonra, Kayı aşireti, zeki, bilgili, anlayışlı ve tecrübeli olduğu için Ertuğrul Gazi’yi reis seçmiş. Ertuğrul Gazi, uzun boylu, güçlü kuvvetli, şahin bakışlı bir askermiş. İnce telden örülmüş bir zırh ve uzun bir çizme giyermiş. Her zaman, ok torbasıyla yayı sırtında ve palası elinde hazır bulunurmuş.
Kayı aşireti az gitmiş, uz gitmiş... Dere tepe düz gitmiş... Üç yıl, altı ay, bir de güz gitmiş. Erzurum, Erzincan, derken, Sivas yakınlarına gelip konaklamış ki bir de ne görsün? Selçuklu ordusu Moğollarla savaşmıyor mu? Selçuklu ordusu, çok güçlü olan Moğol ordusu karşısında bozulmak üzere... Türkün tabiatı, durup seyretmek değil... Kaçıp gitmek hiç değil... Yaradılıştan sahip olduğu güzel karakter ve ahlakı, zayıfa yardım etmek, zalimi durdurmak ve zulmü önlemek olduğu için, Ertuğrul Gazi, derhal Selçuklu ordusuna yardıma koşmuş. Atlar kişnemiş, kılıçlar şakırdamış. O anda savaşın gidişatı değişmiş ve savaşı Selçuklular kazanmış. Mağlup olan Moğollar geri kaçmış.
*
Selçuklu Sultanı AlâaddinKeykubat, Moğolların yenilip geri püskürtüldüğünü öğrenince çok sevinmiş. Ertuğrul Gazi'yi, başşehir Konya'ya dâvet etmiş.
Ertuğrul Gazi, Konya'ya gelmiş. AlâaddinTepesi’nde bulunan görkemli saraya varınca Sultan onu sevgiyle ve muhabbetle karşılamış:
— Bre Ertuğrul Gazi! Sana ve aşiretine teşekkür ederim. Bu koskoca aşiretle nereden gelir nereye gidersiniz, demiş. Mert ve yiğit Ertuğrul Gazi:
— Sultanım! Eğer izniniz olursa Kayı aşireti, sayenizde güvenli olan ülkenizde yaşamak ve hayvanlarını bereketli topraklarınızda otlatmak için Orta Asya'dan buraya göç etmektedir, deyince, Sultan Alâaddin Keykubat:
— Bre Ertuğrul Gazi! Biz kardeşiz. Türküz. Aşiretlerimiz aynı soydan gelir. Birimizin aşireti Oğuz'un sağ kolu, ötekinin aşireti Oğuz'un sol kolu... Dilimiz bir, Allahımız bir, dinimiz bir, kitabımız bir, peygamberimiz bir... Törelerimiz, âdet ve ananelerimiz1 bir... Sana ve aşiretine Ankara civarındaki Karacadağ ve çevresini veriyorum. Gidip oraya yerleşin. Huzur içinde yaşayın. Bana ve devletime dua edin! Moğollarla savaşa giriştiğimiz zaman bize yardımda bulundunuz. Onun için mükâfat olarak sizi uç beyi tayin ettim, demiş.
Kayı aşireti bir süre Karacadağ'da eyleşmiş. Daha sonra Sultan Alaaddin, Domaniç Dağları'nı yazın hayvanlarını otlatmaları için yaylak,Söğüt ile Karacaşehir'i de kışın oturmaları için kışlak olarak Kayı aşiretine vermiş. Ertuğrul Gazi de o çevrenin asayiş ve güvenliğini sağlamış. Müslüman olsun, Hristiyan olsun, herkesle iyi geçinmeye özen göstermiş. Halka adaletli ve şefkatli davranmış.
*
Eskişehir dolaylarında İtburnu köyünde halkın ermiş sayıp saygı gösterdikleri bilge bir zat varmış. Adı; Şeyh Edebâlî imiş. Ahîlik teşkilâtının büyüklerindenmiş. Herkes tarafından sevilen, sözü dinlenen, kendisine hürmet edilen bir şahsiyetmiş. Zenginmiş. Tekke ve zaviyesinde yolcuları misafir eder, yedirir, içirir, barındırırmış. Hiç kimseden para pul almazmış. Herkese yardım edermiş. Alçak gönüllü bir kimseymiş. Fakir bir derviş gibi yaşamayı severmiş.
Ertuğrul Bey bir gün köyleri dolaşıyormuş. İtburnu köyüne de uğramış. Köylülerle görüşüp konuştuktan sonra, Şeyh Edebâlî Hazretlerini ziyarete gitmiş. Öyle hoş bir sohbete dalmışlar ki akşam olup havanın karardığını fark etmemişler bile. Şeyh Edebâlî:
— Beyim, gece vakti gitmeyin. Evimde misafir olun, diye ısrar edince Ertuğrul Bey kabul etmiş. Ev sahibi ikramlarda bulunmuş. Tatlı tatlı sohbetler etmişler. Gece yatma zamanı gelince, ev sahibi eline aldığı bir kitabı yüksekçe bir rafa koymuş ve:
— Bu kitap, Kur'an-ı Kerim'dir, demiş ve odadan çıkmış.
Ertuğrul Bey, serilmiş yatağa Kur'ana olan saygısından dolayı yatmamış, sabaha kadar ibadetle meşgul olmuş ve Kur’an-ı Kerim okuyarak geceyi geçirmiş. Sabah namazını kıldıktan sonra, dua ederken göz kapakları ağırlaşmış. Uyku ile uyanıklık arasında bir hâldeyken bir ses duymuş:
— Madem ki sen, Yüce Allah'ın kitabı olan Kur'an-ı Kerim'e saf ve temiz bir kalp ile saygı gösterdin; Allah da sana mükâfat verecektir. Evlat ve torunların şan ve şeref sahibi olup insanlar arasında saygı görecektir.
Ertuğrul Gazi, kendini bir nur deryasının içinde yüzüyormuş gibi hissediyormuş. Hemen kendini toplamış. Secdeye kapanıp Allah'a şükretmiş.
Ertuğrul Gazi, başka bir gece de şöyle bir rüya görmüş: 
"Göbeğinden bir pınar fışkırmış. Sular çoğalarak bir deniz hâlini almış. Deniz yayılmış yayılmış, bütün dünyayı kaplamış."
Ertuğrul Gazi, gördüğü bu rüyayı gidip Şeyh Edebâlî'ye anlatmış. O muhterem zat da:
— Senin bir oğlun olacak. Bu oğul bir devlet kuracak. O devlet dünyayı kaplayacak, diye yorumlamış.
Aradan bir süre geçtikten sonra Ertuğrul Gazi’nin bir oğlu olmuş. Adını Osman koymuş. Ertuğrul Gazi, bir gün Konya'ya Hazret-i Mevlânâ'yı ziyarete gitmiş. Giderken yanında oğlu Osman'ı da götürmüş. Osman, o zaman beş yaşındaymış. Mevlânâ Hazretleri; Osman'ı sevmiş ve onun için şöyle dua etmiş:
— İnşaallah, Osman da babası gibi bey olsun. Yürü deyince, millet yürüsün ardından; dur, deyince dursun. Her yerde hükmü geçsin, sözü tutulsun. Türk milleti sağ olsun. Her gittiği yerde kendisine yurt kursun.
Ertuğrul Gazi, Bizans hududunda yaptığı fetihlerden kazandığı toprakları Selçuk sultanına vermiş. Çünkü o zaman Anadolu'nun hakimi Selçuklularmış.
Ertuğrul Gazi doksan iki yaşında vefat edince aşiret beyliğine küçük oğlu Osman'ı seçmişler.
O zaman Osman, yirmi üç yaşında yakışıklı ve cesur bir delikanlıymış. Korkusuz ve gözü kara bir yiğit olduğu için ona Kara Osman da derlermiş. Uzuna yakın orta boylu, geniş göğüslü imiş. Sakalı siyahmış ve çok güzelmiş. İyi ata biner, kılıcı büyük bir ustalıkla kullanırmış. O da babası gibi, yaptığı bütün işlerde, halkın duasını almaktan ve Hakk'ın rızasını kazanmaktan başka bir şey düşünmezmiş.
Osman Gazi, sık sık Şeyh Edebâlî'nin yanına gider, onunla sohbet edermiş. Bilmediği şeyleri ve merak ettiği konuları ona danışırmış. Onun engin ilminden faydalanmaya çalışırmış. Bir gece geç vakte kadar sohbet etmişler. Şeyh Edebâlî Hazretleri, Osman Gazi'ye o gece orada kalmasını söylemiş. Osman Gazi de kabul edip Şeyh Edebâlî'nin evinde misafir olmuş. O gece harikulâde bir rüya görmüş.
Rüyasında, Şeyh Edebâlî ile aynı odada yatıyorlarmış. Şeyh Edebâlî'nin koynundan bir ay çıkarak göğe yükselmiş. Sonra ay gökten inerek kendisinin koynuna girmiş. Daha sonra göbeğinden bir çınar ağacı çıkarak hızla büyümeye başlamış. Ağaç büyüdükçe büyümüş. Gölgesi bütün dünyayı       kaplamış. Ağacın yanı başında dört sıra hâlinde dağlar yükseliyormuş. Ağacın köklerinden Dicle, Fırat, Nil ve Tuna nehirleri çıkıyormuş. Bu nehirler, rengârenk çiçeklerle bezenmiş bahçeler arasından dolana dolana akıyormuş. Bu nehirlerden sulanan tarlalar çeşitli mahsullerle dolup taşıyormuş. Dağların tepeleri sık ormanlarla örtülüymüş. Vadilerde muhteşem kalelerle korunan şehirler varmış. Bu şehirlerde çok güzel evler, köşkler, saraylar, kubbelerinde hilaller yükselen camiler varmış. Minarelerinde bülbül sesli müezzinler ezan okumaktaymış.
Gördüğü rüyayı sabahleyin hocasına anlatmış. Şeyh Edebâlî ona; "Osman, sana müjdeler olsun! Kızım Malhun Hatun'la evleneceksin. Allah, sana ve senin oğullarına padişahlık verecek. Bütün dünya, senin soyunun himayesinde olacak." deyip rüyasını tabir etmiş. Gerçekten kısa bir süre sonra Osman Gazi, Şeyh Edebâlî'nin kızı Malhun Hatun ile evlenmiş ve oğlu Orhan doğmuş.
Osman Gazi de babası Ertuğrul Gazi gibi, Bizans şehirlerini birer birer fethedip Selçuklu sultanına bağlamış. Fethedilen şehirlerin Hristiyan olan halkı, Türklerin tutum ve davranışlarından çok memnunlarmış. Adaleti, can ve mal güvenliğini sağladığı için, Osman Gazi'ye dua ederlermiş. Bu zaferleri Selçuklu sultanı duymuş. Osman Bey’i takdir ederek, Söğüt ve Eskişehir çevresinin uç beyi, yani bölge valisi yaptığına dair bir ferman vermiş. Bir yıl sonra da Kayı aşiretinin bağımsızlığını resmen tanımış ve bütün dünyaya ilan etmiş. Bağımsızlık işareti olarak da altın bir kılıç, beyaz bir sancak, tuğ ve mehter takımı göndermiş. Osman Gazi'ye o günden sonra Han denmiş.
Takvimler 1299’u gösterirken böylece Osmanlı Devleti kurulmuş. Bilginler, dervişler, sanatkârlar, çiftçiler ve kahramanlar el ele vermişler. Osmanlı Devletini yaşatıp yüceltmişler. Osmanoğulları tam altı yüz yirmi dört yıl bütün dünyaya adaletle hükmeden bir süper güç olmuş.
Osman Han'ın bir amacı varmış. O, Allah'ın yüce adını bütün dünyaya duyurmak, yaymak istermiş. Yaptığı bunca fetihler hep onun içinmiş. Bey olduğu ilk günden itibaren en büyük isteği İstanbul'u almakmış. Çünkü Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) müjdelediği komutan olmak istiyormuş.
Gençliğinde yazdığı bir şiirinde duygularını şöyle dile getirmiş:

"Osman, Ertuğrul oğlusun,
Oğuz, Karahan neslisin,
Hakk'ın bir kemter kulusun,
İstanbul'u al, gülzâr yap!..."

Fakat ne yazık ki İstanbul'u almak, fethetmek Osman Han'a nasip olmamış. O da bunu oğullarına vasiyet etmiş.
Osman Gazi'den sonra da oğlu Orhan Gazi padişah olmuş. Onun da hayallerini sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed 'in (sallallahü aleyhi ve sellem) müjdesi süslüyormuş. O da nice fetihler yapmış, zaferler kazanmış. İstanbul'u da almaya niyet etmiş, fakat ona da kısmet olmamış.

                                                                   ***

İSTANBUL RÜYASI 

 





      İstanbul, dünyanın en önemli şehriymiş. Önce Roma İmparatorluğu’na bağlıyken, sonra Bizans'ın başkenti olmuş. Gerçekten dünyanın incisi ve her yönden birincisiymiş. Bütün dünyanın gözü ondaymış.
Şair Necip Fazıl Kısakürek, bakın onu nasıl anlatmış:

"Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve Güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale1,
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.
...
Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar...
...
O manayı bul da bul,
İlle İstanbul'da bul!
İstanbul, İstanbul..."
...




      Dünyanın bu en gözde şehrine sahip olmak öteden beri bütün kralların ve sultanların arzusuymuş. Güçlü ve kendine güvenen nice komutan ve kral, İstanbul'u zorla almak için kuşatmışlarsa da büyük kayıplar verip geri çekilmişler. Bu kuşatmaların sayısı elliden fazlaymış.



Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) müjdesi de Müslümanların İstanbul'u fethetme arzularını artırmış. Peygamber Efendimizin vefatından otuz yıl sonra Ebu Eyyub el- Ensarî Hazretleriyle fetih seferleri başlamış. Müslümanlar, deniz yoluyla İstanbul'a pek çok sefer düzenlemişler. Ne yazık ki alamamışlar. İstanbul'un fethi, Osman Han'ın da vasiyeti olduğu için her Osmanlı padişahının rüyasıymış. Onun için İstanbul fethedilinceye kadar her Osmanlı padişahı bu güzel şehir için sefere çıkmış. Hatta, Yıldırım Beyazıt, Bizans'a gelecek yardımları önlemek için İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasına bir hisar yaptırmış.

Kâinatın Efendisi Sevgili Peygamberimizin müjdesinin ne olduğunu merak ettiniz değil mi? O müjdeyi öğrenmek için bundan bin dört yüz yıl öncesinin Medine'sine gidelim. Peygamberimizin mübarek ağzından çıkan bu kutlu müjdeyi iyi anlayabilmek, anlamını iyi kavrayabilmek için, olayları, çok değil ama biraz ayrıntılı olarak bilmek gerekir.

Medineli Müslümanlar, amansız düşmanları olan Mekkeli müşriklerle Hudeybiye barış antlaşmasını yapmışlar. Mekkeliler de Medineliler de sağlanan bu barış sayesinde huzur ve esenlik içinde mutluymuş.
Sevgili Peygamberimiz, Hazreti Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün bütün Müslümanları, Medine'deki Mescid-i Nebî'de toplamış. Onlara, “bütün insanlara Allah'ın varlığını ve birliğini öğretmenin; O'nun sonsuz merhametini tanıtmanın, barış ve adalet yolunu göstermenin kısacası İslam dinini bütün dünyaya yayma zamanının geldiğini" anlatmış. Bunun için, yaşadığı çağın bütün devletlerine ve milletlerine elçilerle mektuplar göndereceğini" ve bütün insanlığı İslam'a dâvet edeceğini söylemiş.
Bizans İmparatoru Herakliyüs, Peygamberimizin elçisi Dihye'yi çok iyi karşılamış. Okunan mektubu saygıyla dinlemiş. Kalbinde Müslümanlığa karşı bir eğilim ve sevgi hissetmiş. Fakat papazların baskısından ve makamını kaybetmekten çekinmiş. Yine de Peygamberimiz’in elçisi Dihye'yi hediyelerle ve güzellikle uğurlamış.
Suriye bölgesinde yaşayan Arap asıllı Gassaniler, Bizans Devleti’nin egemenliği altında yaşıyorlarmış. Zamanla Hristiyanlığı kabul etmişler. Peygamberimiz onlara da bir elçi göndermiş. Fakat başkanları Şurahbil, milletler arasındaki hukuku ayaklar atına alarak, benzeri görülmemiş bir alçaklıkla elçi Hars'ı öldürtmüş.
Bu cinayet, hem Peygamberimiz, Hazreti Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) hem de Müslümanlığa karşı bir saldırı sayılmış.
Müslümanları ortadan kaldırmak için hazırlıklara girişen Gassaniler, Bizanslı komutanlardan da asker desteği sağlamış. Bunu haber alan Peygamberimiz, bir ordu hazırlayarak evlatlığı Hazreti Zeyd1 komutasında, Gassanilerin üzerine göndermiş.
Medine'nin bin kilometre uzağında Suriye bölgesinde olan Mute'de iki ordu karşılaşmış. Müslümanların üç bin, Gassanilerin ise iki yüz bin askeri varmış. Bu güç dengesizliğine rağmen Müslümanlar, sadece sekiz şehit vererek savaşı kazanmışlar ve Medine'ye dönmüşler. Hristiyan ordusu, Müslümanları takip edecek güç ve cesareti kendinde bulamamış.
Bu savaştan bir yıl sonra, Müslümanlığın Arabistan Yarımadasında hızla yayılmasını çekemeyen Hristiyan Gassaniler, bağlı bulundukları Bizans kralını kışkırtmak için şöyle bir yalan uydurmuşlar:

"Peygamber Muhammed ölmüş. Arabistan'da kıtlık baş göstermiş. Halk başsız ve aç kalmış. Arabistan'ın işgal edilmesinin tam zamanıymış. Bizans kralı asker desteği verirse, Müslümanları ortadan kaldırmak ve Arabistan'ı ele geçirmek çok kolay olacakmış.”

Bu yalana kanan Bizans İmparatoru Herakliyüs, Gassanilere kırk bin asker göndermiş.
Şam'dan Medine'ye gelen yağ tüccarları gördükleri ve duydukları savaş hazırlıklarını, Peygamberimize haber vermişler.
Peygamber Efendimizde Suriye sınırının güvenliğinden emin olmak ve ansızın bir baskına uğramamak için İslam ordusunu hazırlamaya başlamış.
Allah'ın Yüce Elçisi, Kâinatın Efendisi Hazreti Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) Müslümanlara düşüncelerini şöyle açıklıyormuş:
"Bizans'ın desteğini alarak güçlenen Gassanilere karşı hazırlayacağımız İslam ordusu, şimdiye kadar düzenlediğimiz ordularımızın çok üstünde bir güce sahip olmalıdır. Çünkü karşımızda iki devletin ordusu birden olacaktır."
Yaz mevsimiymiş. Hava çok sıcakmış. Üstelik kuraklık varmış.
Her zaman askerî hazırlıklar gizli tutulurken bu kez açıkça Mekke'ye ve diğer Arap kabilelerine haber gönderilmiş. Gönüllülerin toplanmasına başlanmış.
Bu sırada münafıkların başı olan Übey oğlu Abdullah, münafıkları etrafına toplayarak:
"Arkadaşlar! ‘Ağaç gölgesinde yatmak varken, bu sıcakta sefere mi çıkılır? Üstelik hurmalar olgunlaşmış, toplanması gerekir.’ diyerek halkı sefere gitmekten vazgeçirelim bozalım. Sonra da teker teker giderek, orduya katılmamak için mazeret uydurup Peygamberden izin alalım.” diyormuş.
Bunun üzerine halkın arasına karışan münafıklar fitne tohumları saçmaya başlamışlar:
— Düşman çok kuvvetli. İki devletin ordusuyla savaşmak kolay mı?
— Gideceğimiz yer çok uzak. Bu sıcakta oraya varıncaya kadar canımız çıkar.
— Hurmalarımızı toplayıp işimize bakalım, diyerek asker olmak isteyen gönüllü Müslümanları caydırmaya çalışıyorlarmış. Münafıkların başı Übey oğlu Abdullah da:
— Muhammed, Bizans’ı çocuk oyuncağı mı sanıyor? Onun ordusuyla birlikte esir düşeceğini gözümle görmüş gibi biliyorum, diyormuş.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen, gönüllü olarak askere yazılanların sayısı her gün biraz daha artmış. Kadınlar küpelerini, bileziklerini, kolyelerini; zenginler servetlerini orduya bağışlamış. Hazırlıklar tamamlanmış. Kısa zamanda on bini atlı, on iki bini develi süvari olmak üzere otuz bin asker toplanmış. Bu, şimdiye kadar Müslümanların çıkardığı en büyük ve en donanımlı orduymuş.
Müslümanlar, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, Medine ile Şam arasında Tebük denilen yerde konaklamış.
Çevrede hiç kimseyi göremeyen Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) etrafa keşif kolları göndermiş. Bu kollar, yaptıkları araştırma ve soruşturma sonucunda, böyle güçlü bir orduyla karşılaşacaklarını tahmin etmeyen düşmanların korkudan geri çekilip saklandıklarını öğrenmiş.
Peygamberimiz, o bölgede yirmi gün kalmış. Daha ileri gitmek, düşmanı arayıp bulmak isteyen askerlerine, kan dökerek toprak kazanmak veya zorla Müslümanlığı kabul ettirmek niyetinde olmadığını söylemiş.
Bizans'a ve Gassanilere meydan okumuş. Onları korkutup sindirmiş. O çevrede kendiliğinden Müslüman olan bazı kabilelerle barış antlaşmaları imzalamış ve Medine'ye dönüş emrini vermiş.
Geri dönmekte gönülsüz davranan ve:
— Ya Resulallah! Buraya kadar gelmişken Şam'ı alsaydık.
— Suriye’de Gassaniler'in egemenliğine son verseydik.
— Bizans'tan Anadolu’yu alsaydık.
— Bizans'ın başkenti İstanbul'u fethetseydik diyerek niyet ve isteklerini dile getiren sahabelerine, bütün bunların bir gün gerçekleşeceğini; sabırlı, fakat ümitli olmalarını söylemiş.
Müslümanlar sıkıntılı zamanlarda dara düştükçe Sevgili Peygamberimiz sahabilerine1, gelecek parlak günleri haber verir onlara güven duygusu kazandırırmış. Bu müjdeler, sadece Müslümanların maneviyatlarını güçlendirmek için söylenmiş teselli sözleri değil bir gerçeğin peygamber diliyle ifadesiymiş.
Peygamber Efendimiz, Müslümanlara; Yemen, Şam, Irak ve Anadolu'nun fethedileceğini, Kisra'nın sarayındaki hazinelerin Müslümanların eline geçeceğini yıllar öncesinden müjdelemiş.
Kostantiniyye'nin mi yoksa Roma'nın mı daha önce fethedileceği sorulduğunda ise; önce Kostantiniyye'nin yani İstanbul'un fethedileceğini bildirmiş ve:

       "Konstantiniyye muhakkak fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan ve onun askerleri ne güzel askerlerdir."       buyurmuş.

      Bu hadiste İstanbul'un Allah’ın izniyle kesinlikle fethedileceği müjdelenmiş, ancak ne zaman ve kim tarafından fethedileceği açıkça belirtilmemiş. Onun için İstanbul'u almak, asırlar boyu bütün Müslüman komutanların hayalini süslemiş.
İşte en büyük müjde buymuş. Bu müjde, Müslümanların gönlünde bir fetih sevdası tutuşturmuş. Hepside Peygamber Efendimizin övgüsüne nail olmak için çabalamıştır.
O hayalle tarih boyunca bir çok sefer düzenlenmiş. Allah Rasulünün bu müjdesinden sekiz yüz yıl sonra İstanbul'un fethi, büyük Türk hükümdarı Fatih Sultan Mehmet'e ve onun şerefli ordusuna nasip olmuş.





                                                                      ***


SULTAN II. MURAT HAN


Bir gün sabah namazından sonra, Edirne Sarayı'nda, Kosova Fatihi Gazi Murat Han, Kur'an okuyormuş. O sırada bir erkek çocuğunun doğduğunu müjdelemişler. Bu müjdeye çok sevinen Murat Han, Kur'an'ı kapatırken dikkat edince okuduğu surenin, Muhammed Suresi olduğunu görmüş. Bu hoş tevafuk üzerine, adı güzel, kendi güzel Muhammed’e (sallalahu aleyhi ve sellem) olan saygısından dolayı, yeni doğan bebeğin adını Mehmet koymuş.
Sultan İkinci Murat Han, bir sefere hazırlanırken Ankara'ya Hacı Bayram Velî Hazretleri'ni ziyarete gitmiş:
— Efendim, muzaffer olmamız için, bize dua eder misiniz? demiş.
Hacı Bayram da:
— Her zaman Müslümanların galip gelmeleri için dua ederim. Ayrıca sana bir sır vereyim: Oğlun Mehmet'i iyi yetiştir. Sanırım ki senden sonra o tahta geçecek. Allah bilir, ama İstanbul'un fethi belki de ona nasip olacak, demiş.
Bu müjdenin sevinciyle hemen on iki yaşındaki oğlu Mehmet'i, devlet idaresini öğrenmesi için Manisa'ya vali olarak göndermiş. Sultan Murat, çıktığı seferden, Avrupalılarla on yıllık bir barış antlaşması yaparak dönmüş.
İki yıl sonra:
— Oğlum yeterince bilgi ve tecrübe kazanmıştır. Sağlığımda oğlumun padişahlığını göreyim, diyerek tahttan çekilmiş. Yerine on dört yaşındaki oğlu Şehzade Mehmet'i geçirmiş. Bir çocuğun padişah olduğunu gören Avrupa devletleri, Osmanlılara karşı birleşerek büyük bir Haçlı ordusu hazırlayıp harekete geçmişler. Bunun üzerine, on dört yaşındaki Sultan Mehmet Han, Manisa'da bulunan babasına bir mektup göndermiş ve babasının tekrar tahta çıkıp ordunun başına geçmesini istemiş. Babası da: 

"Oğlum, ben ömrümün yirmi sekiz yılını savaş meydanlarında geçirdim. Artık yoruldum. Kalan ömrümüde dua ve ibadetle geçirmek istiyorum. Padişah sensin. Ordunun başına geçersin ve düşmanlarınla savaşırsın. Sen de savaşa savaşa tecrübe kazanırsın." diye haber göndermiş. Bu haberi alan Mehmet, babasına, yaşından umulmayan şu tarihî davet mektubunu göndermiş:

“Babacığım, eğer padişah ben isem, size emrediyorum; gelip ordunun başına geçiniz. Yok eğer padişah siz iseniz, gelip devletinizi savununuz.”

Bu mektubu alan İkinci Murat Han, oğlunun büyük meseleleri kavrayıp akıl erdirmesine ve sezgisine hayran olmuş. Memnuniyetle hemen Manisa'dan Edirne'ye gelmiş. Ordunun başına geçmiş. Yılların tecrübe, askerin içten bağlılığı ve tabii hepsinden önemlisi Yüce Allah’ın inayetiyle1 Varna'da Haçlılara karşı Türk tarihinin en muhteşem zaferlerinden biri daha kazanılmış.
Bütün İslam âleminde sevinçle ve dualarla karşılanan bu zafer, Osmanlı Devleti'nin Balkanların sahibi olduğunu tarihe yazdırmış. Edirne'ye dönen II. Murat, ikinci kez oğlu Mehmet'i tahta çıkarmış.
Devlet adamları da kumandanlar da bu duruma razı olmamış ve ısrarla Sultan Murat'ın yeniden tahta geçmesini istemişler. Bu ısrar karşısında dayanamayan Sultan Murat üçüncü defa tahta geçmiş. Bir süre sonra yanına oğlu Mehmet'i de alarak Arnavutluk seferine çıkmış. Bu seferde babasından çok şey öğrenen Mehmet, seferlerle zaferlerle yoğrulup pişmiş. İyi bir komutan olarak yetişmiş.



                                                          ******************


              ÇOCUK SAHABELER  dizisinden alıntılar:




       Hz. Muhammed (s.a.v.)'in çocuk sevgisini, çocuklara verdiği değeri ve onların eğitiminde gösterdiği duyarlılığı örneklerle göreceksiniz.
Çocuk denilecek yaşta Müslüman olan sahabelerin hayat hikâyelerini okuyacaksınız. O çocuklar, tarihin; "Asr-ı Saadet = Mutluluk Çağı" dediği çağda yaşamışlardır. O çocuklar, gerçek İslâm ahlâkına sahip, pırlanta gibi bir örnek nesil oluşturmuşlardır. 

"Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz."
                                                                                   Hz. Muhammed (s.a.v.)



Mekke'nin en eski resmi


1. KİTAP


ALLAH’IN ASLANI

HZ. ALİ

                      “Zülfikâr gibi kılıç, Ali gibi yiğit var mı?”





                                    Peygamber Efendimiz (s.a.v.) 'in evi
                            (Bu gün kütüphane olarak kullanılmaktadır.)
 
Bu Kitapta:   
• İlk Müslüman Çocuk Hz. Ali'nin hayatını,
• Peygamber Efendimizin evinde nasıl mutlu büyüdüğünü,
• İslâmiyet'in Doğuşunu,
• Peygamber Efendimizin on yaşındaki Hz. Ali'ye: "Müslüman olmak istiyorsan babana bir danış!" dediğini,
• Hz. Ali'nin: "Allah beni yaratırken babama mı danıştı?" diye cevap verdiğini,
• Peygamberimizin amcası Ebu Talib'e olan sevgisini ve onu İslâmiyet’e davet edişini,
• Peygamberimizin hicreti esnasında Hz. Ali'nin üstlendiği zor görevi,
• Sevgili Peygamberimizin kardeşinin kim olduğunu,
• Hz. Ali'nin Peygamberimizin kızı Fâtıma ile evlenmesini,
• Hz. Ali'nin sportmenliğini,
• Hz. Ali'nin Bedir'den başlayarak katıldığı tüm savaşlarda gösterdiği yiğitlik ve kahramanlıkları,
• Hz. Ali'nin Tebük Seferine Niçin Katılmadığını,
• Hz. Ali Efendimiz’in ahlâk ve faziletini,   
• İlmini ve ölümsüz vecizelerini,
• Ehlibeyt sevgisinin anlamını,
HEYECANLA VE HAYRANLIKLA OKUYACAKSINIZ!



***




İlk Müslümanlar

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Hz. Hatice’den sonra kızları Zeynep, Rukıyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma’ya da İslâm Dini'ni öğretti. Onlar da Müslüman oldular. Abdest almayı ve namaz kılmayı öğrendiler.
Hz. Ali, onların namaz kıldıklarını gördü. Fakat ne yaptıklarını anlayamadı. Bu sırada namaz kılmayı bitiren Hz. Muhammed, Ali'nin merakla baktığını görünce:
— Aliciğim! Bu yaptığımız Allah'a ibadettir. Adı namazdır. Namaz İslâm dininin en önemli ibadetidir. İslâm dini, Allah'ın seçtiği, beğendiği biricik dindir. Ben seni, bir olan Allah'a inanmaya dâvet ederim. Sakın, insana faydası ve zararı dokunmayan Lât ve Uzza adlı putlara bağlanma!... dedi.
Ali, çok zeki, çok akıllı bir çocuktu. O günlerde on yaşına yeni girmişti. Fakat, yaşının çok üstünde bir zekâya sahipti.
— Ben bu dini, bugüne kadar, hiç duymadım. Babama bir danışayım, dedi. Hz. Muhammed, peygamberlik görevini halka açıklamadan önce, bunun duyulmasını ve yayılmasını istemediğinden:
— Aliciğim! Babana danış, fakat başka hiç kimseye söyleme! dedi.



*** 
Geçmişte Kâbe


Allah Beni Yaratırken Babama mı Danıştı?

Sabahleyin Ali, Peygamberimizin yanına geldi. Selâm verdikten sonra:
— Dün gece bana söylediğiniz şeyi tekrarlar mısınız? dedi.
Peygamberimiz:
— Aliciğim! Babana danıştın mı? diye sordu.
Ali:
— Amcacığım! Babama danışmaktan vazgeçtim. Allah beni yaratırken babama danıştı mı ki, ben Allah'a iman ederken babama danışayım?!.. Lütfen bana Müslümanlığı öğretiniz! dedi.
O yaştaki bir çocuktan hiç beklenmeyen bu güzel cevabı Peygamberimiz çok beğendi. Ali'yi kucaklayıp öptü. Sonra kelime-i şahadeti söyledi. Ali de tekrarladı:
— Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasûlüh.
Böylece Ali de Müslüman oldu ve Müslüman olan ilk çocuk şerefini kazandı. Peygamberimiz ona abdest almayı ve namaz kılmayı öğretti.


***
Putların Kırılması
 
Bir gün Hz. Ali, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e :
— Amcacığım, bu gün ben ne yaptım biliyor musun?  Kâbe'ye gittim. Kimseye fark ettirmeden Kâbe üzerinde bulunan putlardan birini kırıp geldim, dedi.
— Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gülümseyerek:
—    İyi yapmışsın… Bir gün de beraber gidip putları birer birer devirelim, dedi.


***


Medine'in eski resmi

Hicret

Resulüllah  (s.a.v.) Hz. Ali'yi çağırdı:
— Ben Medine'ye gidiyorum. Sen bu gece benim yatağımda yat, şu yeşil abamı da üstüne ört. Müşrikler beni yatıyor sansınlar, onlara bir şey sezdirme. Korkma sana hiçbir zarar gelmez. Sabahleyin şu emanetleri de sahiplerine dağıtıncaya kadar Mekke'de kal. Ondan sonra anneni ve kızım Fâtıma ’yı alıp siz de hemen gelin. Hepinizi Allah’a emanet ediyorum, buyurdu.
Yirmi iki yaşında cesur bir yiğit olan Hz. Ali:
—    Emrinizi aynen yerine getireceğim. Bana güvenebilirsiniz ya Resûlâllah! dedi.



***



Osmanlı Sultanı II. Mahmut tarafından yaptırılan yeşil kubbeli Ravza-i Mutahhara

Bedir’de

«Hey Ebu Talib'in oğlu! Korkmuyorsan gel çarpışalım!» diye haykırdı. Hz. Ali, bir tepenin üzerindeydi. Hamle etmek için aşağı inerken…
Müşrik:
— Hey Ebu Talib'in oğlu! Kaçıyor musun? dedi.
Hz. Ali:
— Hayır, karşındayım! dedi.
Müşrik, Hz. Ali'ye yaklaşıp kılıç vurdu. Hz. Ali, kalkanıyla karşıladı ve kılıcını düşmanın omzundan göğsüne doğru çaldı. Zırhını enlemesine biçince, müşrik titredi ve sarsıldı. Hz. Ali, onu öldürdüğünü sandı. Fakat ölmemişti. Can havliyle:
«İmdat! Yetişin!» diye bağırınca birkaç müşrik Hz. Ali'nin başına üşüştüler. Tam o sırada, arkasından bir kılıç parıltısı hissetti. Dönüp arkasına baktığı zaman, kendisine yardıma koşan amcası Hz. Hamza'yı gördü. Hz. Hamza, iki elinde iki kılıç kullanarak çarpışıyordu.
Peygamberimiz, bütün İslâm yiğitleri için:
— Onlar, Allah'ın yeryüzündeki aslanlarıdır! diyerek tebrik ve takdirde bulunmuştur. 



***
İlk ve Son
 
Hz. Ali bir gün sabah namazını kılmak için "Mescid-i Nebi; Peygamber Mescidi" (cami)'ne giderken yolda önüne ihtiyar bir Yahudi rast geldi.
Medine'de Yahudilerle birlikte barış içinde yaşamak isteyen Müslümanlar, onlarla bir vatandaşlık antlaşması yapmışlardı. Müslümanlar, Yahudilerin haklarına her zaman saygı gösterirlerdi. Onların da kendilerine saygı göstermelerini beklerlerdi. Bu vatandaşlık antlaşması onun için yapılmıştı.
Hz. Ali, önüne gelen ihtiyar Yahudi'yi geçip gitmedi. Üstelik yol bomboştu. Hz. Ali, Yahudi'ye karşı son derece kibar ve nazik davranarak onun ardı sıra, onun gibi küçük adımlarla yürüdü. Yahudi Mescid-i Nebi (cami)' yi geçip gittikten sonra Hz. Ali camiye girdi. Fakat geç kaldığı için cemaate yetişememişti. Ömrü boyunca ilk ve son defa cemaatle namaz kılamamıştı.

***
Hz. Ali Efendimizin Hikmetli Sözleri (Vecizeleri)

Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.
İnsan bilmediğinin düşmanıdır.
İnsanlara anlayacakları şeyleri söyleyin.
İnsanlar uykudadır; öldükleri zaman uyanacaklardır.
Cahil, bilmediğini sormaktan utanmasın.

***
Hz. Ali Efendimiz bizi şöyle uyarıyor:

"Benim yüzümden iki zümre helâk olmuştur: Bana sevgi göstermekte aşırı gidenler ve beni sevmeyip aleyhimde bulunanlar..."



***
100 yıl önce Kâbe


    2. KİTAP


PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN  EVLÂTLIĞI

HZ. ZEYD BİN HÂRİSE
Bu kitapta:
•     8 yaşındaki Zeyd, kaçırılarak esir pazarında nasıl satıldı?
•     Peygamber Efendimizin yanına nasıl geldi?
•     Babasının Zeyd için yaktığı ağıtlar...
•     Hemşehrileri Kâbe avlusunda şiir okuyan Zeyd'i nasıl tanıdılar?
•     İlk Müslüman azatlı köle...
•     Babası Mekke'ye gelip Resulüllah (s.a.v.)'tan Zeyd'i istediğinde, Zeyd babasını mı yoksa Resulüllah (s.a.v.) 'ı mı tercih etti?
•     Sıkıntılı Taif yolculuğu,
•     Zeyd'in savaşlarda gösterdiği üstün yararlıklar...
•     Peygamber Efendimiz’in Mute Savaşı’nda gösterdiği büyük MUCİZE
•     Kölelikten Başkumandanlığa yükselişin ve...
•     Allah katında en yüksek mertebe olan, şehitlik derecesine kavuşmanın hikâyesini …
HEYECANLA VE İBRETLE OKUYACAKSINIZ.



***
Kölelikten Başkumandanlığa Yükseliş

Yıl 629... Hicretten 8 yıl sonra ...
Hz. Muhammed (s.a.v.), komşu devletlerin başkanlarını, İslâmiyet'e davet etmek için elçiler gönderiyordu. Bizans İmparatoruna, İran Kisrasına elçiler gönderilmişti. Bu sırada Busra (Havran) valisi Şürahbil, gönderilen elçiyi öldürtmüş, Hz. Muhammed (s.a.v.)'e ve Müslümanlara karşı büyük bir saygısızlık yapmıştı.
Müslümanlar bu olaya çok üzüldüler. Bu saygısızlığı cezalandırmak ve Müslümanların onurunu korumak için 3000 kişilik büyük bir ordu hazırlandı.
Peygamber Efendimiz ordu Kumandanlığına da Zeyd'i getirdi. Orduyu uğurlarken kumandan ve askerlere şu konuşmayı yaptı:
- Suriye'nin Mûte kasabasına kadar gidin. Hıristiyan Gassanî Araplarından olan Şürahbil ve halkını İslâmiyet'e dâvet edin. Eğer Müslüman olurlarsa onlara ilişmeyin. İslâm'ı kabul etmezlerse onlarla savaşın. Fakat aşırı gitmeyin.
Şavaşta Zeyd şehit olursa, Cafer ibni Ebu Talip kumandayı ele alsın. O da şehit düşerse Abdullah ibni Revaha onun yerine geçsin.
Gittiğiniz yerlerde gereksiz yere ağaçları kesmeyin ve ekinlere zarar vermeyin. Manastırlardaki Hıristiyan rahiplerinin âyin ve ibadetlerini özgürce yapmalarını sağlayın. Allah yolunuzu açık etsin. Allah yardımcınız olsun!
 Başkumandan Zeyd, Resulüllah (s.a.v.)'ın sancağını eline aldı:
- Ya gazi olacağız, ya şehit!... diyerek orduya "İlerle!..." emrini verdi.


*
İslâm Ordusunun üzerlerine geldiğini duyan Şürahbil, Bizans İmparatorundan yardım istedi. İmparator Herakliyüs 100.000 kişilik bir ordu ile Suriye'ye geldi. Şürahbil de Gassanî Araplarından 100.000 Kişilik bir ordu hazırladı.
Mûte kasabası yakınlarında iki ordu karşılaştı. Tarihte, bu derece birbirine denk olmayan iki ordunun karşılaştığı görülmemiştir. Üç bin kişilik Müslüman ordusunun karşısında iki yüz bin kişilik bir düşman ordusu...
Müslümanlar korkusuzca düşmana saldırdılar. Çetin bir savaş başladı.



*
Büyük Mucize

Resulüllah (s.a.v.) , Medine Camii’nde minbere oturmuştu. Camii tıklım tıklım dolduran ashabı, Resulüllah (s.a.v.)'ın ne diyeceğini merakla bekleşiyorlardı. O anda büyük bir mûcize oldu. Allah, zaman, mekân ve mesafe kavramlarını ortadan kaldırarak, sevgili peygamberine, bin kilometre uzaklıktaki Mûte muharebe meydanını bütün açıklığıyla gösterdi. Peygamber Efendimiz, gördüklerini ashabına anlatmaya başladı. Sanki harp meydanındaymış gibi, savaşı bütün ayrıntılarıyla canlı olarak, naklen anlatıyordu:
— Zeyd sancağı eline aldı. Şimdi Zeyd vuruldu, şehit düştü. Sancağı Câfer aldı. O da şehit düştü. Sonra sancağı Abdullah aldı. O da şehit oldu...
Peygamber Efendimiz bunları bir bir anlatırken, mübârek gözlerinden yaşlar akıyordu.
Gerçekten, asla ölümden korkmayan Hz. Zeyd; vücudu düşman mızraklarıyla delik deşik edildiği hâlde, kanının son damlasına kadar kahramanca savaşmıştı. Geride kendisi gibi yiğit ve kahraman bir evlât bırakarak, şehadet şerbetini içmişti.
Hz. Zeyd, çok şanslı bir insandı. Önce Allah'ın elçisi Hz. Muhammed (s.a.v.) sayesinde, insanlar tarafından hor görülen ve aşağılanan kölelikten kurtulmuştu. Sonra da Yüce Allah onu, en yüksek mertebe olan, şehitlik derecesine kavuşturmuş, ona cennetin kapılarını ardına kadar açtırmıştı.
O can verirken sancağı Cafer kapmış, düşmanın üzerine kahramanca yürümüştü. Sağ kolu kesilince, sancağı sol eline almış, sol kolu da kesilince, yere düşürmemek için vücuduyla Peygamber Sancağı'na sarılmıştı. Biraz sonra onlarca kişinin saldırısıyla vücudu ikiye bölünüp yere düşerken, Abdullah koşup yetişmiş ve sancağı yere düşürmemişti. Aslanlar gibi dövüşerek o da şehit olunca, sancağı Ebu Yüsr yerden kaldırmış; harbin en dehşetli ve kızışkın ânında, bütün kumandanların birer birer şehit olması karşısında, ordunun başsız kalma tehlikesi baş göstermişti.
Medine Camii'nin minberinde Resulüllah (s.a.v.), bir mûcize olarak, savaşı anlatmaya şöyle devam etti:
— En sonunda sancağı, Allah'ın kılıçlarından bir kılıç eline aldı!...
Allah'ın bu kılıcı, Halid ibni Velid’di. Yeni Müslüman olmuş bir Mekkeliydi. İlk defa Müslümanlarla birlikte savaşa katılıyor ve kendini Allah'a affettirmek için, canını dişine takmış, ölümü göze almış, cesur ve kahramanca dövüşüyordu.
Bundan sonra Hz. Halid; “Seyfullah” (Allah'ın Kılıcı)  lâkabıyla anıldı ve adı tarihlere böyle geçti.
Sancağı Hz. Hâlid alınca, Resulüllah (s.a.v.), mucize olarak, minberde ayağa kalkıp ellerini açtı:
— Allah'ım! Halid, senin kılıçlarından bir kılıçtır. Sen ona yardım et!.. diye dua etti.
İki gün süren bu zorlu savaşta, kendilerinden sayıca çok üstün düşman ordusu karşısında, Müslüman Ordusu yine de galip geldi. Düşmanlar bozguna uğrayıp kaçıştılar. Müslümanlar ise sadece 12 şehit verdiler.
Sevgili Peygamberimiz mescitten çıkınca Hz. Zeyd'in kızına rastladı. Kızcağız, babasının şehit olduğunu duymuştu. Sevgili Peygamberimiz’in yüzüne hüzünle baktı. Efendimiz’in şefkatli gözlerinden inci gibi yaşlar süzülüyordu. Ona, bütün müminleri teselli eden Yüce Allah'ın şu mübarek âyetlerini okudu:


      "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın! Bilâkis onlar diridirler. Rableri katında Allah'ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler."   (Âl-i İmran  Suresi:169-170. âyetler.)


Kızcağız bu âyetleri dinledikten sonra:
— Allah'a ve Resulüne imanımız tamdır. Babacığım çok sevdiği Rabbine kavuştu. Benim hüznüm, onu kaybedip yalnız kaldığım içindir, dedi.
Sevgili Peygamberimiz:
— Yavrucuğum, yalnız değilsin! Allah sizinle beraberdir. Resulüllah (s.a.v.) sizinle beraberdir. Müminler sizin yanınızdadır, buyurdu.



***


120 yıl önce Kâbe


3. KİTAP
CENNETLE MÜJDELENEN

HZ. SA’D İBNİ EBÎ VAKKAS


BU KİTAPTA:

İlk Müslümanlardan ve cennetle müjdelenen mutlu insanlardan;

• Genç Sa’d’ın ilginç rüyasını ve Hz. Ebu Bekir'in yorumunu,
• Hz. Sa’d’ın nasıl Müslüman olduğunu,
• Annesinin Hz. Sa’d’ı Müslümanlıktan döndürmek için açlık grevi yaptığını,
• Müslümanlıktan dönmeyen Hz. Sa’d ı eve hapsettiğini,
• Müslüman olan Hz. Sa’d’a dedesi Ebu Süfyan'ın yaptığı kötülükleri,
• Her türlü eza ve cefaya rağmen Müslümanlığın yayılışını,     
• Hz. Sa’d’ın Müslüman olan kardeşleriyle birlikte Medine'ye göç ettiklerini,
• İlk çocuk şehidin, Bedir Savaşı’nda Hz. Umeyr olduğunu,
• Uhud Savaşı'nda Hz. Sa’d’ın gösterdiği kahramanlıkları,
• Hz. Peygamber’in Hz. Sa’d 'ı; “Sen cennetlik oldun!” diye müjdelediğini,
• Hz. Sa’d’ın Irak ve İran'ı fethini,
• Hz. Sa’d’ın son vasiyetini,
• Hz. Peygamberin yanında mücadelelerle, fakat, büyük bir mutluluk içinde geçen uzun bir ömrün hikâyesini...

    ZEVKLE, HEYECANLA ve İBRETLE OKUYACAKSINIZ!...



***


Hira Mağarasının bulunduğu Nur Dağı 

Uhud savaşında


Nihâyet kâfirler Resulüllah'ın yerini keşfettiler. Bütün hedefleri oydu. Her yönden ona doğru saldırdılar. Etrafındaki kahramanlar onu korumak için canla başla savaşıyorlardı. Fakat kâfirlerin hücumu, dalgalar gibi arka arkaya geliyordu. Oklar ve taşlar, Resulüllah'ın üzerine doğru yağmur gibi yağıyordu. Hz. Sa’d’ın müşrik olan kardeşi Utbe bin Ebî Vakkas'ın attığı bir taşla Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in alt dudağı yarıldı; bir dişi de kırıldı. İbni Hişam'ın attığı ok da, alnından yaralanmasına sebep oldu.
Hz. Sa’d kardeşine:
-  Vallahi Utbe, elime düşersen kanını su gibi akıtırım! diye bağırdı.
Yaralıları tedavi etmek ve askerlere su vermekle görevli Müslüman kadınlardan Nesîbe Hatun, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in yaralarını sarıyordu. O anda İbni Kamie adında bir kâfirin üzerlerine doğru geldiğini görünce, Nesîbe Hatun, hemen kılıcını kapıp saldırdı. Üç kere kılıcını çalmasına rağmen, İbni Kamie'ye bir şey olmadı. Çünkü üzerinde çift katlı zırh vardı. Hain kâfir, kahraman Nesibe Hatunu, ne yazık ki omzundan yaralayıp düşürdü. Sonra, Resulüllah'ın üzerine yürüyüp iki kılıç salladı. Bu kılıç darbeleri Resulüllah'ı sarsıp düşürdü. Zırhından iki halka kırılarak, mübarek yüzüne batmış ve yanağını yarmıştı. O anda Resulüllah'ın:
- Ya Rabbî! Kavmimi affet! Onlar cahil, ne yaptıklarını bilmiyorlar. Onlara hidâyet nasip et! diye dua ettiğini duyan, yanındaki Müslümanlar, iliklerine kadar titrediler ve O’nun büyüklüğünü bir kere daha hayret ve hayranlıkla takdir ettiler. Kendisini öldürmek için saldıranlara, hayır dua ediyordu. Bu görülmemiş bir şeydi.
Biraz sonra İbni Kamie, Resulüllah'ı öldürmek için tekrar fırsat kollamaya başladı. İslâm Ordusu’nun sancaktarı Mus'ab'ı Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e benzeterek şehit etti. Gerçekten Mus'ab'ın yüzü, Peygamberimiz’e çok benzerdi. İbni Kamie, hemen Ebu Süfyan'a koşarak:
- Muhammed'i öldürdüm! diye müjdeledi.
Haber, bir anda yayıldı ve her tarafta duyuldu. Kâfirler sevinçlerinden uçarken, Müslümanlar üzüntülerinden ne yapacaklarını bilemediler ve paniğe kapıldılar. Resulüllah'ın şehit edildiğini duyunca, yıldırım çarpmışa dönmüşlerdi. Beklenmedik bu felâket haberi, ruhlarını sarsmış; morallerini bozmuştu.
Müslümanlardan birkaç kişi kendi aralarında konuşarak:
- Peygamber öldükten sonra, biz burada ne diye duralım?!.. Hiç olmazsa, gidip Medine'yi koruyalım, düşüncesiyle geri döndüler. Bunları gören Müslüman kadınlar:
- Harp sahasında Hz. Muhammed (s.a.v.) 'in nâşını ve arkadaşlarınızı bırakıp geri dönmeye utanmıyor musunuz?!.. diyerek şehre sokmadılar.
Bu felâket haberini duymalarına rağmen metanetlerini bozmayan Müslümanlar:
- Muhammed öldüyse, Allah bâkîdir! diyerek harbe devam ediyorlardı. Bu kahramanlardan Hz. Enes:
- Resulüllah (s.a.v.) şehit olduktan sonra yaşayıp da ne yapacaksınız? Siz de onun gibi kahramanca savaşarak şehit olun! diyerek düşmanın üzerine atıldı. Korkusuzca dövüşerek yetmiş yerinden yaralanıp, şahadet şerbetini içti.
Başta Hz. Ebu Bekir olmak üzere, yedisi Ensar'dan yedisi Muhacirlerden on dört kahraman sahabe, Resulüllah’ın yanından hiç ayrılmamışlardı. Hz. Sa’d İbni Ebî Vakkas, gövdesini Resulüllah'a siper ederek, durmadan düşmanın üzerine ok yağdırıyordu. Binden fazla ok atan Hz. Sa’d'ın, bir ara oku tükenince, Peygamberimiz kendi oklarını ona vererek:
- Allah senden razı olsun! Al bu okları da at! diyordu.
Resulüllah (s.a.v.)’ın temrenli okları tükenince, temrensiz oklar uzatıp:
- At ey Sa’d! buyuruyordu.
Hz. Sa’d temrensiz okları attıkça Resulüllah:
- Allahım, bu senin okundur, onu düşmanına yetiştir!
Allahım, sana dua ettiğinde Hz. Sa’d’ın duasını kabul et!
Allahım, atışını doğrult, attığını hedefine vurdurt! diye dua ediyordu.
Resulüllah'ın çok sevdiği, annesi gibi hürmet ettiği, dadısı Ümmü Eymen de savaş alanındaydı. Yaralılara hastabakıcılık yapıyordu. Bir kâfirin attığı okla yaralanıp düştüğünü gören kâfirler gülüşmeye başladılar. Bu duruma çok üzülen Resulüllah, hemen Hz. Sa’d’a temrensiz bir ok uzatarak:
- Anam babam sana feda olsun! At, şu kâfiri öldür! buyurdu.
Oku alan Hz. Sa’d :
- Ya Allah! diyerek nişan aldı; attığı gibi kâfiri göğsünden vurup sırtüstü yere devirdi.
Buna çok memnun olan Resulüllah:
- Ümmü Eymenin intikamını aldın. Allah senden razı olsun! Allah dualarını kabul etsin! diye Hz. Sa’d’a dua ve teşekkür etti.
Resulüllah’ın bunca duasını alan Hz. Sa’d, ömrü boyunca kahramanlığı, yiğitliği, cesareti, ok atmadaki hünerini sürdürdü. Ayrıca duasının ve bedduasının tuttuğuna (Allah katında kabul edildiğine) olan inanç nedeniyle herkes ondan dua etmesini isterdi. Onu üzmekten çekinir, onun bedduasından korkar ve kaçınırlardı.
Hz. Ali diyor ki:
-  Resulüllah’ın; “ Anam babam sana feda olsun!” dediğini yalnız Uhud’ta Hz. Sa’d İbni Ebî Vakkas’a söylediğini işittim. Başka hiçbir yerde, hiç kimseye böyle dediğini işitmedim.
Bu söz çok değerli bir iltifattır.
Hz. Sa’d’ın Uhud Savaşı’nda binden fazla ok attığı rivayet edilmiştir. Onun bu oklardan her birini atarken Resulüllah (s.a.v.)’ın duasını kazanması ne büyük lütuftur. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in sevgisini ve hoşnutluğunu kazanması ne büyük bir şereftir. Bunca sevgi, ilgi ve rağbet başka hiç kimseye nasip olmamıştır.



***
Bir Mucize

Bir ara müşrikler Uhud dağına tırmanmaya başlayınca, Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz, yanında bulunan Hz. Sa’d’a:
-  Onları geri çevir! buyurdu.
Hz. Sa’d:
-  Ya Resulâllah, yanımda bir tek okum kaldı. Sürü hâlindeki müşrikleri tek bir okla nasıl geri çevireyim? dedi.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.):
-  Konuşma da at, ey Sa’d! buyurdu.
Müşriklerden birine atıp onu öldürdü. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yine :
-  At, ey Sa’d! buyurdu.
Hz. Sa’d  ok çantasına el attığında bir ok daha buldu. Bu az önce attığı oktu. Onu tekrar atıp başka bir kâfiri öldürdü. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yine :
- At, ey Sa’d! buyurdu.
Hz. Sa’d, ok çantasına bir daha baktığında yine aynı oku buldu. Onu da atıp bir düşmanı daha öldürdü. Sonra hızlı bir şekilde arka arkaya birkaç kez aynı oku attı. Bunun üzerine müşrikler kaçıştılar. Hz. Sa’d kendi kendine; "Bu mübarek ve bereketli bir oktur." dedi ve bu oku ömrünün sonuna kadar hep ok torbasında taşıdı.



***
Hz. Sa’d’ın Cennetle Müjdelenmesi 

Bu esnada Yüce Allah, Hz. Sa’d’ın cennetlik olduğu müjdesini Resulüllah'a vahyetti. Resulüllah (s.a.v.) da hemen Hz. Sa’d’a bu müjdeyi verdi:
- Sen cennetlik oldun ey Sa’d!..
Bu müjdeyi duyan Sa’d neredeyse sevincinden uçacaktı. Bir mümin için bundan daha büyük mutluluk olabilir miydi? O, bu dünyada olduğu gibi, âhirette de Resulüllah (s.a.v.)’ın yanında olacaktı. Hz. Sa’d, bu sevinçle hemen şükür secdesine kapandı. 


*
Bütün çabalarına ve sayıca üstün olmalarına rağmen, Müslümanları yenemeyeceklerini anlayan Kureyş ordusu, geride yirmi ölü bırakarak çekildi. Müslümanlar yetmiş şehit verdiler. Şehitler yıkanmadan ve kefenlenmeden elbiseleriyle gömüldükleri için; Resulüllah (s.a.v.), Uhud şehitlerini, kanlı elbiseleriyle ikişer ikişer gömdürttü. Cenaze merasiminden sonra orduyu toplayarak Medine'ye döndü.


***
ÇÖLDE YOLCULUK

4. KİTAP


PEYGAMBERİMİZİN GÖNÜLLÜ HİZMETKÂRI

HZ. ENES BİN MALİK

       Çocuk yaşta Müslüman olan sahabeler, tarihin; "asr-ı saadet = mutluluk çağı" dediği çağda Peygamberimizle Beraber yaşamışlardır. O çocuklar, gerçek İslâm ahlâkına sahip, pırlanta gibi örnek bir nesil oluşturmuşlardır.  

İşte Bu Kitapta:
•    Hz. Muhammed’in Medine’ye gelişinde Küçük Enes’in duyduğu heyecanı,
•    Bir annenin en değerli varlığı olan çocuğu Enes’i Hz. Muhammed’e hediye edişini,
•    On yaşındaki küçük Enes’in Resulüllah’a yaptığı hizmetleri,
•    Resulüllah’ın yanında aldığı eğitimi,
•    Hz. Muhammed’in şakalaşmaktan ne kadar hoşlandığını ve
•    Çok sevdiğini Küçük Enes’e: “İki  kulaklı  Enescik!” diye takıldığını,
•    Enes’in annesinin Resulüllah tarafından cennetle müjdelendiğini,
•    Hz. Enes bin Malik’in öğretmenliğini ve diğer hizmetlerini,
•    Hz. Enes bin Malik’in dualarının Allah tarafından hep kabul edildiğini,
•    Hz. Muhammed’in yanında büyüyen Hz. Enes’in, Resulüllah (s.a.v.)’ın güzel sözleri olan pek çok hadis-i şerifi bize aktardığını,
•    Ve bize Resulüllah’ı çok güzel anlattığını,
HEYECANLA VE HAYRANLIKLA OKUYACAKSINIZ!



***
Enes Resulüllah’ın Yanında

Enes:
- Esselâmü aleyküm Ya Resulâllah!.. Küçük hizmetkârın geldi!...derdi.
Sevgili Peygamberimiz gülümseyerek Enes’in elini tutar, beraber eve gelirlerdi.
Enes'e ufak tefek görevler verilirdi; su kaplarını doldurmak, ayakkabıları düzeltmek, abdest için su ve leğen hazırlamak, misafirlere içecek dağıtmak, mektup taşımak gibi... 
Çocuklara küçük yaşlardan itibaren güçlerinin yetebileceği bazı görevler vermek, hem onların kişiliğini geliştirmek, hem de çocukların toplumsal hayata hazırlanmalarını, bilgi ve beceri kazanmalarını sağlamak içindi.
Sevgili Peygamberimiz Enes'i çok sever; ona her zaman "yavrucu¬ğum" veya “oğulcuğum” diye seslenirdi. Bazen onunla şakalaşır, alnındaki kâ¬külünden tutup çeker; “Zü'l-üzüneyn! = İki kulak¬lı!"  diye Enes’e takılırdı. 

***
Enes, Resulüllah’a severek ve isteyerek büyük bir dikkat ve titizlikle hizmet ediyordu. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de ona sanki bir çocuk değil de olgun bir insanmış gibi davranıyordu.
Yıllar sonra bir gün arkadaşlarıyla sohbet ederken Hz. Enes şöyle diyordu:
- Resulüllah’a on yıl hizmet ettim. Elbette yaptığım her iş, onun istediği gibi olmuyordu. İyi yapmadığım veya yanlış yaptığım bir şey için, Resulüllah (s.a.v.); “ Bunu neden böyle yaptın?” demedi. Beni hiçbir zaman azarlamadı ve ayıplamadı. Hattâ “ öf !” bile demedi. O’nun bir kerecik bile yüzünü astığını görmedim. Sert konuştuğunu işitmedim. O’na hiç kırılmadım,  ondan hiç incinmedim. O ne hoşgörülü, ne mübarek bir insandı!... Melek gibi iyi huylu, gül gibi güler yüzlüydü.

***


Çölde develer

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in Çocuklarla Şakalaşması 

Hz. Enes bin Malik anlatıyor:
Resulullah (s.a.v.) çocuklarla çok şakalaşırdı. Sevgili Peygamberimiz bana da ; “Zü'l-üzüneyn = İki kulaklı ! "  diye takılırdı. Ben de Resulullah’ın bana  böyle söylemesine, benimle şakalaşmasına  çok sevinirdim; mutlu olurdum.
Peygamberimiz çocukları çok severdi. Yolda rastladığı her çocukla ilgilenirdi. Çocuklara selâm verir; onlarla şakalaşır, bazen onlarla oyun bile oynar, onları sevindirirdi. Çocuklar da Peygamberimizi çok severler, ondan hiç çekinmezler, nerede görseler hemen yanına gelirler, çevresini sararlardı.
Sevgili Peygamberimiz, çocuklarla konuşmaktan ve şakalaşmaktan hoşlanırdı. Bir gün, çocukların yarış yaptığını görünce, onlarla birlikte koşmuş ve onlarla birlikte neşelenmişti.
Sevgili Peygamberimiz dilini, torunu Hasan’a doğru uzatır çekerdi. Hasan da buna kahkahalarla gülerdi. O güldükçe neşelenen Resulüllah, aynı hareketi tekrarlardı.
Peygamberimizin yaptığı şakalardan bir kaçını Hz. Enes bin Mâlik'ten dinleyelim:
Benim beş yaşında  bir kardeşim vardı. Adı Umeyr’di. Onun da çok sevdiği bir kuşu vardı. Resulüllah Umeyr’i her gördüğünde ona; ‘kuşunun nasıl olduğunu’ sorardı. Onunla şakalaşırdı. Umeyr de buna çok sevinirdi. Bir gün Umeyr’in kuşu öldü. Bunu duyan Resulüllah, Umeyr’i ilk gördüğünde, sanki karşısında bir çocuk değil de büyük bir adam varmış gibi:
“Başın sağ olsun! Kuşunun öldüğüne ben de üzüldüm… diyerek  Zeyd’in başını okşadı; onu teselli etti ve üzülmemesini söyledi.

***
Hz. Enes bin Malik Resulüllah (s.a.v.)’ı Anlatıyor

 Hz. Enes, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)'in eşsiz nezaketini şöyle anlatıyor:
"Kendisine bir şey soranı can kulağıyla dinler, soruyu soran yanından ayrılmadıkça, onu terk etmezdi.
Kimsenin sözünü kesmezdi. Konuşmasını yarıda bırakmazdı.
Biriyle tokalaşırsa veya bir kimse tokalaşmak için elini uzatırsa, karşısındaki kişi elini çekmeden Resulüllah elini çekmezdi. Ashabıyla tokalaşmaya önce kendisi başlardı.
Biriyle yüz yüze gelince karşısındaki, yüzünü çevirip ayrılmadıkça, Resulüllah o kimseden yüzünü çevirmezdi.
Önüne oturan kimseye hiçbir zaman ayaklarını uzatmazdı. Karşılaştığı kimseye önce kendisi selâm verirdi."

Resulüllah (s.a.v.):
“Allah Teâlâ, kulunun bir şey yedikten sonra hamd etmesinden (Allah’a şükretmesinden), bir şey içtikten sonra hamd etmesinden hoşnut olur.”  buyurdular.
Hamd etmenin, Allah’a şükretmenin en kısa ve en güzel ifadesinin de:
“Duanın en hayırlısı; el-hamdü lillâh demektir.”  hadis-i şerifiyle açıkladılar.
Öğrencilere, ilim öğrenmek için çektikleri sıkıntıları unutturacak bir müjde verdiler:
 “İlim tahsil etmek için yolculuğa çıkan kimse, evine dönünceye kadar Allah yolundadır.”  buyurdular.

***
Resulüllah (s.a.v.) buyurdular ki: 
“Kim Allah rızası için bir arkadaşını ziyaret eder veya bir hastaya geçmiş olsun ziyaretinde bulunursa, bir melek ona şöyle seslenir:
Dünya ve ahirette mutluluğa eresin. Bu hoş gidişinle kendine cennette bir yer hazırladın."



***
Müjde

Hz. Enes bin Malik’in teyzesi Ümmü Haram, Medineliydi. Resulüllah (s.a.v.)’ın da teyzeleri tarafından akrabasıydı.
Bizans Devleti’ne bağlı olan Kıbrıs adasının fethi için, Halife Hz. Osman’ın emriyle, bir deniz seferi düzenledi. Bu sefer, Müslümanların ilk deniz savaşıydı. Bu sefere gönüllü katılan kimseler arasında Hz. Ubade bin Samit ve hanımı Hz. Ümmü Haram da vardı. Hz. Ümmü Haram, seksen altı yaşında olmasına rağmen, bu zahmetli yolculuğa katlanıyor; Kıbrıslılara İslâmiyet’i bildireceklerini, onların da Müslüman olarak mutluluğa kavuşacaklarını düşünerek, teselli buluyordu. Hz. Ümmü Haram’ın bir deniz seferine katılacağını, Resulüllah (s.a.v.) yıllar önce müjdelemişti.
Hz. Ümmü Haram Kıbrıs’ta şehit olmuştu. Bugün Kıbrıs’ta türbesi bulunmaktadır.



***


Deve yarışı

5. KİTAP

MUHADDİS VE MUALLİM

Hz. EBU SAİD EL – HUDRÎ
BU KİTAPTA:
•    Sekiz yaşında bir çocuk olan Sa’d’ın, Medine'de ailesiyle birlikte nasıl Müslüman olduğunu,
•    Hicrette Resulüllah (s.a.v.)’ın Medine’de nasıl büyük bir sevinç ve coşkuyla karşılandığını,
•    Medine’de Mescid-i Nebî'nin nasıl yapıldığını,
•    Sa’d’ın Resulüllah (s.a.v.)’tan aldığı eğitimi,
•    Sa’d El- Hudrî’nin genç yaşta Uhud Ordusuna nasıl katıldığını,   
•    Müslümanların Peygamber sevgisini,  
•    Peygamber Efendimiz (s.a.v.)‘in müjdelerini,
•    Uhud Savaşında babaları şehit düşen El-Hudrî Ailesinin yoksul kalınca ne yaptığını,     
•    Sa’d’ın katıldığı seferleri,
•    Sa’d’ın (Hz. Ebû Said el-Hudrî'nin) ilimde kazandığı yüksek dereceleri,  
•    Hz. Ebû Said el-Hudrî'nin eğitim-öğretime yaptığı hizmetleri,    
•    Hz. Ebû Said el-Hudrî'nin rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bazı örnekleri
•    Resulüllah (s.a.v.)’tan örnek aldığı ahlâkını, 
 
     ZEVKLE VE HEYECANLA OKUYACAKSINIZ.
      

Hurma ağacı



***
Hz. Ebû Said el-Hudrî'nin Öğretim Hizmetleri 

Resulüllah (s.a.v.)’ın mübarek dilinden öğrendiklerini başkalarına da öğretmek için hadis ve fıkıh dersleri vermeye başladı.
Hz. Ebu Said el-Hudrî'nin ders halkası, her zaman çok kalabalık olurdu. Sorulan bütün sorulara, bıkmadan usanmadan tek tek cevap verirdi.
Hz. Ebu Said el-Hudrî, Suffa Okulu’nun dışında da özel ders  verirdi. Bu derslerden hiçbir şekilde ücret almazdı. İkrime diyor ki:
Hz. İbni Abbas bir gün bana ve kendi oğlu Ali'ye :
- Kalkınız, Hz. Ebu Said el-Hudrî'ye gidiniz onun özel hadis derslerini dinleyiniz, dedi.
Biz de kalktık, Hz. Ebu Said el-Hudrî'nin evine gittik. Kendisinin bağda olduğunu söylediler. Bağına vardık. Bir ağaç gölgesinde oturuyordu. Bizi görür görmez, kalkıp sırtına abasını alarak bize doğru geldi:
- Hoş geldiniz! Şöyle buyurun diyerek bizi  ağacın altına götürdü. Bize hasır sererek oturttu. Kendisi de karşımıza oturdu. Önce meyve ve su ikram etti. Sonra bize ders vermeye başladı. Bize hicretten sonra mescidin nasıl yapıldığını; Resulüllah (s.a.v.)'ın ve ashabın nasıl çalıştıklarını; Suffa Okulu’nun kuruluşunu ve asr-ı saadette yaşanmış daha pek çok olaylar anlatmıştı.
Hz. Ebu Said el-Hudrî’nin talebelerinden Ebu Hârun anlatıyor: Biz Ebu Said el-Hudrî Hazretlerinin ders halkasına devam ederdik. Her gidişimizde bizi:
“Ey Resulüllah (s.a.v.)'ın bize tavsiye ettiği kimseler! Merhaba!... Hoş geldiniz!...” diyerek karşılardı. 
Bizi her zaman niçin böyle karşıladığını merak ederek sorduk. Bize şöyle söyledi:
- Hz. Peygamber bizlere ;
 “Yeryüzünün çeşitli bölgelerinden birçok insanlar dinlerini sormak, dinin hükümlerini öğrenmek için size geleceklerdir. Ben size bu kişilere iyi davranmanızı ve kendilerine yer vermenizi tavsiye ediyorum. Onlara bildiklerinizi öğretiniz ve ‘Merhabâ! Yaklaşınız!’ deyiniz.”  buyurmuşlardır.
Hz. Ebu Said ders verdiği kişilere; “Eğer anlamadığınız bir şey varsa bana sorun. Çünkü benim söylediklerimi anlamış olarak gitmeniz; anlamadan ayrılmanızdan çok daha sevindiricidir. Bizden sonra yerimize sizler geçeceksiniz ve bu hadis-i şerifleri halka nakledip öğreteceksiniz.” derdi.
O, yoksullara, öksüzlere yardım etmiş, onları evine alarak besleyip büyütmüş; okutmuş ve eğitmiştir. 

                                                          ☼  
Hurma salkımı


                                                     
Hz. Ebû Said el-Hudrî'nin Rivayet Ettiği Hadis-i şeriflere Örnekler  

Resulüllah (s.a.v.) buyurdular ki:
“İnsanların en hayırlısı, kolay kolay kızmayan, çabuk uyum sağlayandır. İnsanların en fenası çabuk kızan ve uyum sağlamayanıdır.
Gaddarlığın en büyüğü bir yöneticinin emri altındakilere zulmetmesidir. Hakkı bilen bir kimse, sakın insanlardan korkarak ve çekinerek hakkı söylemekten çekinmesin. Cihadın en faziletlisi zalim bir hükümdar karşısında söylenen sözdür.”
                                                          ☼
“Birtakım yöneticiler türeyecek, onların etrafını birtakım adamlar saracak, bunlar zulüm edecekler, yalan söyleyecekler. Bunların yanına giren, onların yalanlarına inanan, onlara zulümlerinde yardım eden kimse benden değildir, ben de ondan değilim. Bunlara karışmayın, bunların yalanlarına inanmayın; bunların zulümlerine yardım etmeyen kimse benden, ben de ondanım.” 
                                                          ☼
Resulüllah (s.a.v.) mescitte, minberde konuşuyordu. Buyuruyorlardı ki:
“Sizin için en çok endişe ettiğim şey, dünyanın süs ve güzelliklerinin sizlere açılmasıdır.”    
 (Yani; dünya nimetlerine aşırı düşkünlük, servet ve refahın çoğalmasıdır.)
Cemaatten biri ayağa kalkarak:
-Ya Resulâllah, bunlar yeryüzünün hayrı değil mi? Hayırdan fenalık gelir mi? diye sordu.
Resulüllah (s.a.v.) şöyle cevap verdiler:
“Muhakkak ki hayır, şer getirmez. Ancak tabiatta ya çatlatarak öldüren ya da ölüme yaklaştıran bitki de var. Yeşil ot yiyen hayvanlar, güneşe karşı durup geviş getirirler; dışkılarını akıtırlar; sonra tekrar dönüp yayılırlar. Şüphesiz ki bu mal, hoştur, tatlıdır. Fakat aşırı yiyerek dışkısını yapamayan ve çatlayıp ölen hayvanın hâli, çok mal toplayıp onu yerli yerince sarf etmeyen insana benzer. Müslüman, malından fakire, yetime ve yolcuya verirse, en iyi insan olur. Bunu hak etmeden alan, yediği hâlde doymayan kimse gibidir. O mal, kıyamet günü aleyhinde şahitlik yapacaktır.”  
(Bu hadis-i şerifte; helâl olmayan yollardan kazanılan malın bereketli olmadığı açıklanmış; böyleleri yediği hâlde doymayan kimseye benzetilmiştir. Helâl yollardan kazanıldığı hâlde, dinin emrettiği şekilde harcanmayan malın da bereketli olmadığı ve insanın bu maldan sorumlu olduğu belirtilmiştir. Dünya malını aşırı derecede biriktirip, gerektiği şekilde harcamayan kimse, çok yemekten karnı şişip çatlayarak ölen hayvana benzetilmiştir. Ayrıca israf, çok yeme ve oburluk yerilmiştir.)
                                                          ☼
Medineli Müslümanlardan bir kısmı Resulüllah (s.a.v.)’dan bir şeyler istediler. O da verdi. Sonra yine istediler. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), elindekiler bitinceye kadar verdi. Verebileceği şeyler tükenince onlara şöyle hitap etti:
“Yanımda bir şeyler olsaydı, onları sizden esirgemez, verirdim. Kim dilenmekten çekinir, iffetli davranırsa, Allah onun iffetini arttırır. Kim tok gözlü olmak isterse, Allah onu başkalarına muhtaç olmaktan kurtarır.  Kim de sabretmeye gayret ederse, Allah ona sabır verir. Hiç bir kimseye, sabırdan daha hayırlı ve büyük bir lütufta bulunulmamıştır.”
 
***


Hurma bahçesi

6. KİTAP
 

PEYGAMBERİMİZİN EVLATLIĞININ OĞLU

  HZ. ÜSAME BİN ZEYD
BU KİTAPTA:
•    Hz. Muhammed (s.a.v.)’in gözünde Üsame'nin değerini ve ona olan sevgisini,
•    Resulüllah (s.a.v.)‘ın çocuk eğitimine ve çocuk haklarına verdiği önemi,
•    Hz. Üsame'nin Resulüllah (s.a.v.)’tan aldığı terbiyeyi,
•    Hz. Üsame'nin cesaretini ve yiğitliğini,  
•    Hz. Üsame'nin faziletlerini,
•    Hz. Üsame’nin katıldığı savaşları,
•    Hz. Üsame’nin aldığı unutulmayacak dersi,
•    Resulüllah (s.a.v.)‘ın on dokuz yaşındaki Üsame’yi ordu komutanı tayin ettiğini,
•    Bizans Devleti üzerine yapılan seferi,
•    Hz. Ömer’in Üsame’ye olan sevgi ve saygısını,
•    Hz. Üsame’nin hayatının son günlerini,

          HEYECANLA VE İBRETLE OKUYACAKSINIZ!



***
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Üsame’ye Karşı Sevgisi 

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)  evlatlığı Zeydi sevdiği gibi, onun oğlu Üsame’yi de çok severdi. Üsame’yi öz torunu gibi şefkatle ve muhabbetle bağrına basardı
Resulüllah (s.a.v.)küçük Üsame‘yi o kadar çok seviyordu ki herkes ona imreniyordu. Üsame’nin yaşı, Resulüllah’ın (s.a.v.) torunu ( Hz. Ali ile Hz. Fâtıma’nın oğlu), Hasan’ın yaşına yakındı.
Hasan; pembe beyaz tenli, parlak yüzlü ve son derece güzeldi. Dedesi Hz. Muhammed (s.a.v.)’e benzerdi. Üsame ise; Habeşli annesi gibi siyah derili ve yassı burunlu bir zenciydi. Fakat Resulüllah  (s.a.v) sevgi yönünden ikisini hiç ayırt etmezdi. Üsame ‘yi bir dizine, Hasan’ı diğer dizine oturtur, sonra her ikisini de göğ¬süne basar, şöyle derdi :
- Ya Rabbi! Ben bunları çok seviyorum, sen de sev.  Allahım! Bunlara rahmet et. Çünkü ben bunları pek seviyorum, diye dua ederdi.

Çocuk Eğitimi ve Çocuk Hakları 

Peygamberimiz (s.a.v.), müminlere çocukları arasında adaletle davranmalarını hatırlatmış ve şöyle demiştir:
“Allah’tan korkun. Çocuklarınızın size itaatli olmalarını istediğiniz gibi siz de onların aralarında adaletle davranınız. Allah öpücüğe varıncaya kadar her hususta çocuklar arasında adaletli davranmanızı sever.”
Peygamberimiz (s.a.v.), çocukların iyi eğitilmelerini ve güzel ahlâklı yetiştirilmelerini tavsiye etmiştir:
“Bir baba çocuğuna güzel ahlâktan daha üstün bir miras bırakamaz.”
“Çocuğun, babası üzerindeki haklarından biri; kendisine güzel isim koyması, diğeri de iyi bir eğitim vermesidir.”
“Çocuklarınıza ikram edin ve terbiyelerini güzel yapın...” buyurmuştur.

Bir gün yatsı namazından sonra Peygamber Efendimiz kızını ziyarete gitmişti. Çok sevdiği torunları Hasan ve Hüseyin uyudukları için onları okşayıp sevememişti. Fâtıma :
- Babacığım, bu gece bizde kal. Sabahleyin torunlarını doya doya seversin … dedi.
Peygamber Efendimiz bu teklifi kabul etti. O gece orada yattı. Gecenin ilerleyen bir vaktinde Hasan’ın su istediğini işitti. Peygamberimiz hemen kalktı ve su kırbasından bir bardak su alıp Hasan’a vermek için onun yanına geldi. O sırada Hüseyin uyanıp bardağa uzandı ve suyu içmek istedi. Peygamber Efendimiz suyu Hüseyin’e değil, önce Hasan’a verdi.
Bunun üzerine Fâtıma dayanamadı ve:
- Hasan’ı Hüseyin’den çok seviyorsunuz galiba... dedi.
Peygamberimiz:
- Hayır, suyu önce Hasan istediği için ona verdim… Torunlarımın ikisini de çok severim. Birbirinden hiç ayırmam. Birini ötekine kayırmam… buyurdular.

Unutulmayacak Bir Ders 

   
Üsame on altı yaşındayken katıldığı savaşta, bir kâfiri öldürmüştü. Savaştan sonra Peygamber Efendimize olayı anlatıyordu:
- Ya Resulâllah! Çok çetin bir düşmanla karşılaştım. Göğüs göğse, kılıç kılıca uzun süre onunla savaştım. Ne o beni yenebiliyordu, ne de ben onu yenebiliyordum. Oldukça güçlü ve usta bir savaşçıydı. Bu arada bana: “Sen daha çocuksun. Ağzın süt kokuyor. Sen git de baban gelsin!” diyerek benimle alay etti. Derken arkadaşlarının bozguna uğrayıp kaçtıklarını görünce, o da elimden kurtulup kaçmaya başladı... Arkasından koşup uzun süre onu kovaladım. Sonunda ona yetiştim ve mızrağımla vurup onu yere yıktım. Kılıcımı kaldırınca adamın gözleri fal taşı gibi açıldı. Öldürüleceğini anlayınca; kurtulmak için “Lâ ilâhe illâllah” dediyse de dinle¬medim ve onu öldürdüm.
Allah Resulü’nün yüzü birden değişiverdi, kıpkırmızı oldu :
- Yazık sana ey Üsame! Lâ ilâhe illâllah diyen birini nasıl öldürdün?!. Yazıklar olsun sana! Lâ ilâhe illâllah diyen birini öldürdün ha?! Demek, o Lâ ilâhe illâllah! dedi, sen de onu öldürdün ha?! Demek o, Lâ ilâhe illâllah! dedikten sonra, onu öldürdün ha?! diye tekrar tekrar hayretle soruyordu. Resulüllah (s.a.v.)’ın, ne kadar çok üzüldüğü sözlerinden ve azarlayan ses tonundan belli oluyordu.  
Üsame:
- Ya Resulâllah! O bunu ancak kılıçtan korktuğu için söylemişti. O öldürülmekten kurtul¬mak için Kelime-i Tevhid’e sığınmıştı! dedi.
Sevgili Peygamberimiz :
- Onun kalbini yarıp da içine mi baktın?! Bari, adamın kalbini yarsaydın da, kelime-i tevhidi söylemekte samimî olup olmadığını anlasaydın. Doğru mu yalan mı söylediğini öğrenseydin ya?! buyurdu.
Peygamber Efendimiz, Üsame’ye bunları o kadar çok tekrarlayıp durdu ki, Üsame yaptığından binlerce kez pişman oldu. İçinden; “Keşke dünyaya gelmeseydim de hiçbir şey yapmasaydım. Keşke bu hatayı yapmasaydım da, Resulüllah   (s.a.v.)‘tan bu azarı işitmeseydim!” diye hayıflandı.
- Ya Resulâllah! Allah’a yemin ediyorum ki ben artık hiçbir zaman Lâ ilâhe illâllah diyen bir kimseyi öldürmeyeceğim! dedi.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), ben öldükten sonra da sözünde duracak mısın anlamında:
- Benden sonra da mı Ey Üsame?  buyurdu.
Üsame de:
- Ya Resulâllah! Allah’a yemin ediyorum ki sizden sonra da; Lâ ilâhe illâllah! diyen bir kimseyi asla öldürmeyeceğim! dedi.
Sevgili Peygamberimiz de :
- İnşallah… Bu sana ders olsun!... buyurdu.
Üsame’nin pişman olup yalvarmasına dayanamayan Resulüllah (s.a.v.) da onun affedilmesi için Allah'a dua etmiş ve:
- Ey Üsame! Affedilmen için Allah'a çokça yalvar ve bir köle azat et! buyurmuştu.



Hz. Üsame’nin Ordu Komutanı Tayin Edilmesi  

Yıl 632…
Resulüllah   (s.a.v.), Veda Haccı’ndan döndükten sonra, İslâm devletinin Şam Bölgesi’ndeki gücünü pekiştirmek ve sınırları güven altına almak için Bizanslılarla savaşmak üzere bir ordu hazırlanmasını emret¬ti.
Sevgili Peygamberimiz, ertesi sabah Hz. Üsame bin Zeyd’i çağırttı ve ona:
- Ey Üsame bin Zeyd!
Seni bu orduya başkomutan olarak atadım!
Allah’ın adını anarak (Besmeleyle) yola çık. Şam’a, Belka sınırına, Filistin’deki Dârum kalesini fethet. Babanın şehit edildiği yere kadar git! Allah yardımcın olsun.
Bizanslı Rumların ülkesine ansızın var! Üzerlerine şimşek gibi saldır!
Giderken de hızlı git! Varacağın yere casuslar haber ulaştırmadan var!
Çölü geçebilmek için, yanına yolları iyi bilen kılavuzlar al, casuslarını ve gözcülerini ordunun önünden ilerlet!
İnşallah, sen üstünlük elde eder, zafer kazanırsın. Zaferi kazanınca oralarda fazla kalmayın! Hemen geri dönün! buyurdu.

Karargâh Cüruf mevkiinde kuruldu. İlk muhacirlerden ve ensardan herkes, orduya katılmak için hazırlandı. Ashabın ileri gelenlerinden Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ebu Ubeyde bin Cerrah, Hz. Sa’d bin Ebi Vakkas, gibi savaşlara katılmış; üstelik komutanlık yapmış bazı ünlü sahabeler de bu orduya katıldı.
Muhacirlerden bazı kişiler:
- Yaşlı başlı, tecrübeli pek çok muhacir varken, böyle bir genç komutan tayin olunur mu?! diye söylenmeye başladılar.
Gerçekten de Hz. Üsame o zaman çok gençti. Henüz on dokuz yaşındaydı.
Bu hususta laf çoğalmaya, dedikodu yayılmaya başlayınca Hz. Ömer, işittiği sözleri gelip Peygamber Efendimize haber verdi.
Hz. Muhammed (s.a.v.) bu dedikodulara çok üzüldü.

Resulüllah  (s.a.v.), zenci bir genci başkomutan seçmekle; görevlere, gerçekten yetenekli insanların, ehil kimselerin getirilmesinin gerektiğini göstermişti. Üstelik, eskiden köle olan bir anne babanın çocuğuna böyle büyük bir görev vermekle, Müslümanlıktaki gerçek eşitliğin temellerini bir kat daha kuvvetlendirmek istemişti. Aynı zamanda gençleri büyük işlere karıştırmayı, onları büyük sorumluluklar yüklenmeye alıştırmayı düşünmüştü.
Bizans Devleti Üzerine Sefer
 
Hz. Üsame  babasının üzerinde şehit edildiği atına binerek İslâm ordusunun başına geçti. Suriye’ye doğru yürüdü. (632)

Hz. Üsame Resulüllah (s.a.v.) ‘ın kendisine emrettiği her şeyi eksiksiz yerine getirdi. İslâm ordusu  Suriye’ye ve Filistin’deki Darum kalesine girdi. Böylece Müslümanların kendilerine güvenleri arttı. Artık kalplerinde Bizans korkusu yoktu.


***
7. KİTAP
HZ. ÖMER'İN OĞLU 

ABDULLAH İBNİ ÖMER
BU KİTAPTA:
•    Hz. Ömer'in Müslüman oluşunu, 
•    Abdullah İbni Ömer’in İslâm Dini'ni nasıl öğrendiğini,
•    Abdullah İbni Ömer’in Mescidin yapımında çalışmasını,
•    Abdullah İbni Ömer’in Resulüllah (s.a.v.)’tan aldığı terbiyeyi,
•    Abdullah İbni Ömer’in Resulüllah (s.a.v.)'ı örnek alışını,
•    Hz. Muhammed (s.a.v.)’e soru soranın kim olduğunu, 
•    İçki ve kumar yasağının nasıl konulduğunu,
•    Hurma kütüğünün niçin ağladığını,
•    Abdullah İbni Ömer’in ilmini,  
•    Hayvan haklarına verilen önemi,
•    Abdullah İbni Ömer’in meziyetlerini,
•    Abdullah İbni Ömer’in hayat tarzını,
•    Takvasını,
•    Cömertliğini,
•    İyilikseverliğini,
•    Hudeybiye Seferini,
•    Abdullah İbni Ömer’in katıldığı savaşları,
•    Abdullah İbni Ömer’in halife seçimindeki tutumunu,
•    Siyasî olaylar karşısındaki tavrını,
•    Hayatının son günlerini,

         HEYECANLA VE İBRETLE OKUYACAKSINIZ!


***
Hz. Ömer'in Müslüman Oluşu
...
Bilal-i Habeşî kapının deliğinden bakıp Ömer'i kılıcını kuşanmış olarak görünce, korktu. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e gelip:
- Ya Resulâllah! Gelen, Ömer ibni Hattab'dır! Kılıcını kuşanmış bir hâldedir! dedi.
Üç gün önce Müslümanların safına katılan Hz. Hamza ayağa kalkıp :
- Eğer iyilik için geldiyse, kendisine bol bol iyilik ederiz! Eğer kötülük için geldiyse, onu kendi kılıcıyla öldürürüz! dedi.
Resulüllah (s.a.v.) gayet sakindi. Gülümseyerek :
- Ona içeri alınız! buyurdu.
Bilal-i Habeşî onu içeri aldı.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.):
- Ey Hattab'ın oğlu! Hoş geldin! Niyetin nedir? dedi.
Ömer:
- Ey Allah'ın Resûlü! Ben Allah'a, Allah'ın Resûlüne ve ona Allah'tan gelen şeylere iman etmeye geldim! dedi.
Bunun üzerine, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.):
- Allahu ekber!... diyerek tekbir getirdi.
Evde bulunan ashap da sevinçle tekbir getirdiler. Tekbir sesleri çevreden de duyuldu.
Ömer kelime-i şahadeti söyledikten sonra:
- Ya Resulâllah! Arkadaşlarımız kaç kişi? diye sordu.
- Burada seninle kırk kişi olduk!... cevabını alınca:
- O hâlde ne duruyoruz?! Hemen topluca Kâbe’ye gidelim. Herkes bilsin, öğrensin! dedi.
Resulüllah (s.a.v.):
- Onun da sırası var… diyerek izin vermedi.

Hz. Ömer İslâm ile şeref kazandığında otuz üç yaşındaydı.
İslâm’ın altıncı yılında Hz. Hamza ile Hz. Ömer'in de aralarına katılmasıyla Müslümanların gücü arttı. Hz. Ömer kırkıncı Müslüman değil, o gün Erkam’ın evinde bulunan ashabın kırkıncısıdır. Ashaptan o gün orada bulunmayanlar da  vardı. Kadınların sayısı ise erkeklerden fazlaydı. Müslüman ailelerin çocukları da Müslüman oluyorlardı. Kadınları ve çocukları da katarsak Müslümanların sayısı iki yüzü buluyordu. Bundan sonra Müslümanların sayısı hızla artmaya başladı.

Abdullah İbni Ömer’in İslâm Dini'ni Öğrenişi
 
Hz. Ömer’ül Faruk, eşini ve oğlunu Resulüllah (s.a.v.)'ın yanına götürdü. Onlar da Resulüllah (s.a.v.)'ın sohbetinde bulunup sahabe olmak şerefini kazandılar. Böylece Abdullah İbni Ömer, beş yaşında bir çocuk olduğu hâlde, sahabeler arasına katıldı.
Bundan sonra Hz. Ömer’ül Faruk, her gün Resulüllah (s.a.v.)'ın sohbetinden eve gelince, eşine ve oğluna, Kur'an-ı Kerim’den öğrendiği âyetleri okuyor; onlara da öğretmeye çalışıyordu.
Hz. Ömer, okuma yazma biliyordu. Çünkü Adevî sülalesi çok kültürlüydü ve içlerinde okuma yazma bilenler vardı. Hz. Ömer de okuma yazmayı babasından öğrenmiş; evlendikten sonra da eşine öğretmişti. Şimdi de üstün zekâlı olan oğlu Abdullah’a bir yandan okuma yazmayı öğretiyor; bir yandan da Kur'an-ı Kerim’den gelen âyetleri ezberletiyordu.
Hz. Ömer, Resulüllah (s.a.v.)'tan öğrendiği İslâm esaslarını, ahlâk  ve faziletleri günü gününe eşine ve oğluna aktarıyordu. Böylece Abdullah İslâm terbiyesiyle yetişiyordu.

İçki ve Kumar Yasağı
 
Abdullah İbni Ömer anlatıyor:
İçki ve kumarı haram kılan âyetler nazil olunca, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) içki yasağı ilan etmiş ve bir çığırtkan görevlendirmiştir.
Bu çığırtkan Medine sokaklarında dolaşarak:
- Duyduk duymadık demeyin! Haberiniz olsun ki içki ve kumar haram kılınmıştır! diyerek halka seslendi.
Bu yasağı duyan Müslümanlar  evlerinde bulunan içki tulumlarını ve küplerini sokaklara döktüler. İçkiler, Medine sokaklarından su gibi aktı.
Birkaç gün sonra, Resulüllah (s.a.v.)  ile birlikte Mescitte  bulunuyordum. Resulüllah (s.a.v.):
- Kimin yanında içki varsa, onları Bakiy semtinde bir araya toplayınız! Sonra, bana haber veriniz! buyurdu.
Halk, yanlarındaki içkileri Bakiy’e getirdikten sonra, Resulüllah (s.a.v.)'a haber verdiler.
Resulüllah (s.a.v.), kalktı. Ben de kalktım, sağ tarafına geçtim. Kendisi, yürürken, bana dayanıyordu.
Hz. Ebu Bekir arkamızdan gelip bize yetişince, ben Resulüllah (s.a.v.)'ın sol¬una geçtim. Hz. Ebu Bekir benim yerimi aldı. Sonra, babam gelip bize kavuştu. Ben geri çekildim, babam Resulüllah (s.a.v.)'ın  sol yanına geçti. Resulüllah (s.a.v.), ikisi arasında yürüyüp, içkilerin toplandığı yerde durdu.
Orada bulunan halka içkileri göstererek:
- Muhakkak ki Allah,
içkiye,
onu yapana,
onun yapıldığı yere,
onu içene,
onu içirene,
onu taşıyana,
onu satana, onun bedelini ve kazancını yiyene,
onu satın alana, lânet etmiştir!  buyurdu.
Sonra Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) çeşitli içkiler hakkında kendisine :
- Bu da içki midir? Bu da haram mıdır ? diye soru sorulması üzerine şöyle buyurmuşlardır:
“Her sarhoşluk veren şey, içkidir. Her sarhoşluk veren içki de haramdır.”
“Çoğu sarhoşluk veren şeyin, azı da haramdır.”
“İçki içenin kırk sabah namazı kabul olunmaz. Eğer tövbe ederse, Allah onun tövbesini ve namazını kabul eder.”
“Allah'a ve ahiret gününe inanan kişi, üzerinde içki içilen sofraya oturmaz.”


İnleyen  Hurma Kütüğü
 
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) , Mescid-i Nebî’de konuşma yaparken veya hutbe okurken ayakta dururdu. Yorulduğu zaman arkasını dayanması için bir hurma kütüğü getirilip, Mescidin kıble duvarına bitişik bir şekilde ucu yere gömülerek dikilmişti.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)  yıllarca bu kütüğe dayanarak konuştu. Bir gün:
- Ayakta dikilmek bana zahmet veriyor! buyurunca, ashapdan birisi:
- Ya Resulâllah! Size Cuma günü üzerine çıkabileceğiniz, halkın sizi görebileceği ve hutbelerinizi işite¬bileceği bir şey yapsak …” dedi.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) :
- Olur! buyurdu.
Bir marangoz; üç basamaklı bir minber yaptı. Üçüncü basamak oturma yeri idi. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) minberi beğendi ve onu mihrabın sağına koydu.Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)  yapılan minbere çıkmaya başlayınca, hurma kütüğünden, yavrusundan ayrılan devenin inlemesine benzer sesler gelmeye başladı!
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)  minberden inip elini kütüğün üzerine koydu. Cemaat kütüğün başına üşüştüler, inleme sesini duyup ağlaştılar. Kütük, çatlayıp parçalanıncaya kadar inledi! Kütüğün deve gibi böğürmesinden, herkes korkuya kapıldı. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), kütüğü kucaklayıp ona:
- İstersen seni eskiden bittiğin yere geri götürüp dikeyim. Sen orada yeniden köklenip yeşer, yapraklan ve meyve ver!
İstersen seni Cennete dikeyim de  Cennet ırmaklarından ve kaynaklarından sulan, orada güzelce yetiş, meyve ver. Allah'ın sevgili kulları da senin hurmandan yesinler! Sen nasıl istersen öyle yapayım? buyurdu. Sonra, ona doğru eğildi.
Kütüğün:
- Beni Cennete dik de, orada Allah'ın sevgili kulları benden yesinler! dediğini işitti.

Kütük, bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra sustu, sesini kesti. O günden sonra, kütüğün bir daha iniltisi duyulmadı.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) , minberin altına bir çukur kazılıp kütüğün oraya gömülmesini emretti. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in emri yerine getirildi. Kütük minberin altına gömüldü.

Abdullah İbni Ömer’in İlmi
 
Abdullah İbni Ömer, ashab-ı kiramın önde gelenlerinden; fıkıh, tefsir, hadis ilminde en üstün olanlarındandır. En çok fetva veren ve en çok hadis rivayet eden yedi sahabeden biridir.   
Hz. Peygamber'in kayınbiraderi olması dolayısıyla Resul-i Ekrem'in yakın çevresinde bulunmuştur. Böylece Resulüllah (s.a.v.)'ın, birçok sahabenin göremediği ve duyamadığı davranış ve sözlerini Müslümanlara aktarmıştır.
Rivayet ettiği 2630 hadisle Hz. Ebu Hureyre'den sonra en çok hadis rivayet eden yedi sahabenin ikincisi olmuştur. Bu hadisleri, en başta Hz. Peygamber’in kendisinden işitmiştir. Ayrıca babası Hz. Ömer, ablası Hz. Hafsa, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ayşe gibi ileri gelen sahabelerden de dinleyip öğrenmiştir. Abdullah İbni Ömer’in hafızası çok güçlüydü. Hz. Peygamber'den duyduğu hadisleri, aynı kelimelerle rivayet etmeye çok dikkat ederdi. Bunları, aynı anlama gelen başka kelimelerle değiştirmezdi.
Abdullah İbni Ömer, başta kölesi Nâfi olmak üzere pek çok sahabeye de ders vermişti. Talebeleri arasından değerli ilim adamları çıkmıştı. Resulüllah (s.a.v.), kölelerin ilim öğrenmesini teşvik ettiği için, Abdullah İbni Ömer, çok zeki olan Nâfi’nin eğitiminde titizlik göstermişti. Nâfi, iyi bir muhaddis (hadis bilgini), büyük bir fakih (İslâm hukukçusu) olmuş ve Medine’nin ileri gelen âlimleri arasında yer almıştı.
Zenginlerden biri Abdullah İbni Ömer’e:
- Nâfi’i bana sat! Sana on iki bin dirhem vereyim, demişti.
İbni Ömer bu teklifi reddetmiş ve Nâfi’i âzât etmişti.

Hayvan Hakları
 
Bir gün ashaptan birini karınca ısırmıştı. Canı yanan sahabe, karıncaların yuvasını yakmıştı. Bunu duyan Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) o sahabeyi kınamış ve:
- Ateşle ceza vermek, yalnız Allah'a mahsustur… buyurmuşlardı.

Sahabeden biri Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e:
- Ya Resulâllah! Develerimin su içmeleri için özel bir havuz yaptırdım. Buraya başkalarının develeri de gelip su içerler. Ben onlara da su verirsem sevap olur mu? diye sordu.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdular ki:
- Susamış birisine su vermek, iyi muamele etmek, elbet sevaptır.

Bir gün çok susayan bir sahabe, su içmek için bir kuyu aradı.  Bulduğu kuyuya inip kana kana su içti. Kuyudan çıktığında orada susayan bir köpeğin diliyle kuyunun kenar taşlarını yaladığını gördü. Sahabe, kendi susuzluğunu hatırlayıp tekrar kuyuya girdi. Su çıkararak köpeğe içirdi. Bu olayı gören sahabelerden biri Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e anlattı ve:
- Ya Resulâllah! Hayvanların hangisine iyi davranmak, iyilik etmek sevaptır? diye sordu.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) :
- Her canlı varlığa iyilik etmek sevaptır…
Her hangi bir Müslüman, bir ağaç diker, yahut bir tarlayı eker diker de bundan herhangi bir kuş, yahut bir insan veya bir hayvan faydalanıp rızıklanırsa bu, sadakadır… buyurdular.

Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.v.), ensardan birinin bağına gitmişti. Orada bulunan bir deve, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’i görünce seslendi ve yanına gelip Resul-i Ekrem'e boynu bükük bir şekilde, üzgün üzgün baktı. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), deveyi okşayıp sevdi ve:
- Bu kimin devesi?!... diye sordu.
Bir genç gelip:
 - Ya Resulâllah! Benim devemdir, dedi.
O zaman Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)  şöyle buyurdular:
- Cenabı Hak seni bu deveye sahip kılmıştır. Sen hiç Allah'tan korkmadın mı ki  bu deveyi aç bıraktın? Deve bana gelip, seni şikâyet   etti. Senin o zavallıyı aç bıraktığını, incittiğini söyledi. 


8. KİTAP
MÜMİNLERİN ANNESİ

HZ. AYŞE
BU KİTAPTA HZ. AYŞE’NİN:
•    Beş yaşında bir çocukken Müslümanlığı nasıl öğrendiğini,
•    Ayşe’nin oyuncakları arasında ka¬natlı bir at gören Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Ayşe'ye:
- Ayşe, hiç atların kanatları olur mu? diye takıldığında;
- Niçin olmasın? Sen ki Allah'ın Resulüsün, Süleyman Peygamber'in atlarının gökte uçtuklarını bilmiyor musun? diye ce¬vap verdiğini ve zekâsına Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i hayran bıraktığını,
•    Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Hz. Ayşe ile niçin evlendiğini,
•    Hz. Ayşe’nin Resulüllah (s.a.v.) ile on yedi yaşındayken Mekke’de nişanlandığını,
•    Medine’de Resulüllah (s.a.v.) ile evlendiği zaman on dokuz yaşında olduğunu,
•    Resulüllah (s.a.v.)’ın düğün ve eğlence konusundaki buyruklarını ve davranışlarını,
•    Hz. Ayşe’nin Resulüllah (s.a.v.)’tan aldığı eğitimi,
•    Hz. Ayşe’nin kadınların eğitimine verdiği önemi ve çalışmalarını,
•    Hz. Ayşe’nin tefsir ve fıkıh ilminde kazandığı yüksek payesini, 
•    Hadis ilmindeki titizliğini ve rivayet ettiği hadis-i şerifleri,
•    Hz. Ayşe’nin öğretmenliğini ve yetiştirdiği ilim adamlarını,
•    Hz. Ayşe’ye atılan iftirayı, çektiği sıkıntıları ve Yüce Allah'ın onu nasıl temize çıkardığını,
•    Faziletlerini,
•    Cömertliğini,
•    Hayat  tarzını,
•    Hz. Muhammed (s.a.v.) ’in onun kucağında vefat ettiğini,
•    Hz. Muhammed (s.a.v.) ’in vefatından sonra gelişen olaylar karşısında Hz. Ayşe’nin nasıl davrandığını,
•    Kaç yıl yaşadığını ve son günlerini nasıl geçirdiğini,

          HEYECANLA VE HAYRANLIKLA OKUYACAKSINIZ!


Hz. Ayşe'nin Çocukluğu ve Gençliği
 
Hz. Ayşe Müslüman olduğunda beş yaşındaydı.
Hz. Ayşe bu konuda şöyle demiştir:
“Ben aklım erdi ereli Müslüman’ım. Çünkü ebe¬veynimi Müslüman olarak buldum. Müslümanlığı onlardan öğrendim.”
“Ben, babam ve annem Müslüman olduğu zaman, bir Müslüman’la gayrimüs¬lim arasındaki farkı anlayabilecek yaştaydım.” 


Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Hz. Ayşe İle Nişanlanması
 
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e rüyasında bir melek gelerek:
- Hz. Ayşe, senin hanımın olacaktır, dedi.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bu evliliğin Allahü Tealânın emri olduğunu anladı.
Hz. Muhammed (s.a.v.), bir gün, arkadaşı Hz. Ebu Bekir’e kızı Ayşe ile evlenmek istediğini söyledi. Hz. Ebu Bekir, hiç beklemediği bir zamanda Resulüllah’tan gelen bu teklifi sevinçle karşıladı. Bu evlilik, hem ailesi için, hem nişanlısından ayrılan kızı Ayşe için büyük bir şerefti.
Hz. Ebu Bekir, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in evlilik teklifini kızı Ayşe’ye bildirdi. Ayşe de evlenmeyi kabul etti. Şevval ayında kararlaştırdıkları bir günde Hz. Muhammed (s.a.v.) ile Hz. Ayşe nişanlandı (M. 622).  O zaman Hz. Ayşe on yedi, Hz. Muhammed (s.a.v.) de 51 yaşındaydı.



                                    Tahtırevanda yolculuk




Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Hz. Ayşe İle Evlenmesi
 
Hz. Ayşe evlendiği günü bize şöyle anlatıyor:
Arkadaşlarımla birlikte olduğum bir gün, annem beni çağırttı. Niçin çağrıldığımı bilmiyordum. Eve geldim. Annem yüzümü yıkadı, saçlarımı taradı. En güzel elbisemi giydirdi. Düğün için hazırlandığımı anladım. Biraz sonra komşu hanımlar gelmeye başladı. Beni tebrik ettiler. Bir süre sonra, Hz. Muhammed (s.a.v.) oraya geldi. Nikâhımız kıyıldı. Sade bir tören yapıldı. Babam bir konuşma yaptı. Ondan sonra da Resulüllah (s.a.v.) bir konuşma yaptı. Düğün için ne deve kesildi, ne de koyun. Yalnız, Sa'd bin Ubâde, bize büyük bir kapla yemek gönderdi.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hicretten iki yıl sonra Şevval ayında, Ramazan Bayramı ile Kurban Bayramı arasında Hz. Ayşe ile evlendi.
O zaman Hz. Muhammed (s.a.v.) elli üç, Hz. Ayşe on dokuz yaşındaydı.
Hz. Ayşe Mescid-i Nebevî'ye bitişik on altı metre kare genişliğindeki küçücük bir eve gelin geldi. Evinin kapısı Mescid'e açıldığı için Peygamber Efendimiz'in bütün sohbetlerini, vaaz ve hutbelerini dinliyordu.

Hz. Ayşe’nin Eğitimi
 
Babası Hz. Ebu Bekir, Hz. Ayşe’ye daha çocukken yazı yazmayı öğretti.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yalnız Hz. Ayşe'yi eğitmek için onunla ilgilenmiyordu. Aynı zaman¬da o, öğrendiği İlâhî buyrukları Müslüman kadınlara aktaracağından, onun iyi yetişmesi için uğraşıyordu.
Hz. Ayşe'nin aşırı merakı ve çok soru sorması sayesinde özellikle kadınlara ait pek çok konu aydınlanmıştır.
Küçük yaşından itibaren Kur'an'ı ezberlemeye başlamış, âyetlerin kıraat tarzını iyice öğrenmişti. Âyetlerin iniş sebeplerini ve her âyetten çıkarılacak hükümleri çok iyi bilirdi.

Hz. Ayşe’nin İlmi    
 
Resûl-i Ekrem Efendimiz; “Dininizin yarısını bu hümeyrâ kadından öğreniniz.” buyurarak, Hz. Ayşe'nin ilmî ehliyetini belirtmiştir.
Ebu Musâ el-Eşârî :
“Biz Resulüllah’ın ashabı, bir hadis-i şerifi anlamakta güçlük çektiğimiz zaman Hz. Ayşe'den sorardık. Zira, hadis ilmini en iyi onun bildiğini görürdük." sözüyle Resulüllah (s.a.v.)‘ın buyruğuna uyduklarını vurgulamıştır.
Sahabeler içinde, Kur'an-ı Kerim'i ve Hz. Peygamber'in sünnetini en iyi bilen, anlayan, anlatan ve koruyan Hz. Ayşe'ydi.
O Arap dili ve edebiyatını çok iyi bilen ünlü bir hatipti.
Kur'an'ın tefsirini ve Sünneti çok iyi anlamış olan Hz. Ayşe, hadislerden bilimsel metotlarla yeni hükümler çıkarırdı. İctihat ve fetvalarıyla o, bir fakih ve müctehitti. Hz. Ayşe ashap arasında, fetvalarıyla tanınan yedi kişiden biriydi. Fıkıh ve feraiz dalında çok bilgiliydi ve pek çok ilim adamı yetiştirmişti. Hz. Peygamber'den sonra onun evi, bir ilim ve irfan ocağı oldu.  Kadın - erkek, genç – yaşlı  herkes gelip onu dinler, soru sorarlardı. Hatta Yahudi kadınlar bile gelip, ona bir şeyler sorarlardı.

Hz. Ayşe’nin Öğretmenliği
 
Hz. Ayşe, daha Hz. Peygamber devrinde öğretmenliğe başlamıştı. O, hem kadınlara hem erkeklere, bildiği şeyleri öğretmeyi kendisine görev saymıştı.


Hz. Ayşe'nin Rivayet Ettiği Hadis-i Şeriflerden Örnekler 
 
Şüreyh İbni Hânî bir gün Hz. Ayşe'ye;
- Peygamber Efendimiz (s.a.v.) evine girdiği zaman ilk önce ne yapardı? diye sordu.
Hz. Ayşe:
- Dişlerini misvaklardı, dedi.

Bir Ramazan-ı Şerif’te Hz. Ayşe, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’e
-Ya Resulâllah! Kadir gecesinde nasıl dua edeyim? diye sordu. Resulüllah (s.a.v.) :
- Ya Ayşe !
“Allahım! Muhakkak sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet! ” diye dua et, buyurdu.

Hz. Ayşe’ye:
- Resulüllah (s.a.v.) nasıl dua ederdi? diye sordular. Dedi ki:
- Resulüllah (s.a.v.) şöyle dua ederdi:
“Allahım! Cehennem fitnesinden, cehennem azabından, zenginliğin ve fakirliğin şerrinden sana sığınırım.”

Bir Cuma günü Resulüllah (s.a.v.)’ın yanında bulunduğum sırada, sıcaktan terlemiş, üstü başı toz toprak içinde birisi çıka geldi. Onu bu hâlde gören Resulüllah (s.a.v.):
- Şu (mübarek) gününüz için temizlenseniz ya! buyurdu.
Başka bir gün de iş elbiseleriyle insanların Cuma namazına geldiklerinde görünce:
- Keşke guslederek (banyo yaparak) temizlenip de gelseniz! buyurdu.

"Resulüllah (s.a.v.), ashabından altı kişiyle birlikte yemek yiyordu. Derken bir bedevî geldi. (Besmele çekmeksizin) yemeği iki lokmada yutuverdi. Resulüllah (s.a.v.):
- Eğer bu adam besmele çekseydi, yemek hepinize yeterdi!”
"Sizden kim bir şey yerse; "Bismillah (Allah'ın adıyla)" desin. Yemeğe başlarken söylemeyi unutursa, sonunda şöyle söylesin: "Bismillahi fî evvelihî ve âhirihî (başında da sonunda da Bismillah)."
"Yemeğin bereketi, yemekten önce ve sonra elleri yıkamadadır!" buyurdular.


9. KİTAP
BİLGE İNSAN

Hz. ABDULLAH İBNİ ABBAS
BU KİTAPTA :
•    Hz. Abdullah İbni Abbas; Resulüllah’ın (s.a.v.) amcası Abbas’ın oğluydu ve akrabalık şerefine sahipti.
•    O, küçük yaşta Müslüman olmak,
•    Resulüllah (s.a.v.)’ın evinde yaşamak,
•    Gece gündüz onunla sohbet etmek,
•    Onun terbiyesinde yetişmek şerefine nail olmuştu.
•    O, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) 'den 1660 hadis bellemişti.
•    O, ilim aşkıyla; Muhammed (s.a.v.) ümmetinin ilim deryası bir alîmi olmak şerefini kazanmıştı.  
•    O, Allah'ın Kitab’ını en iyi bilen, en iyi anlayan ve sırlarına eren bir tefsir âlimiydi.
•    O, Allah aşkından gözyaşları yanaklarında iz yapıncaya kadar ağlayan, takva şerefine ermiş birisiydi.
•    Resulüllah (s.a.v) vefat ettiği zaman o, sadece 13 yaşındaydı.
•    Hz. Ömer ondan bahsederken:
•    “Şüphesiz o, yaşça çok genç, fakat olgun bir insandır. Onun çok soran             bir dili ve çok anlayışlı bir yüreği vardır.” demişti.
İşte bu kitapta o çalışkan ve gayretli insanın hayatını okuyacak; eminim ki siz de onun gibi bilim adamı olmaya ve üstün başarılar kazanmaya özeneceksiniz.


Hz. Abdullah İbni Abbas’ın İlk Eğitimi
 
Müslüman bir anneden doğan Abdullah’ın kulağı, daha doğar doğmaz, “Allah”ın adını işitti. Çünkü annesi; bebeğini sağ salim dünyaya getirince “El-hamdülillâh…” demişti. Sonra Resulüllah (s.a.v.) gelerek onu kucağına almış ve dua etmişti.
Resulüllah (s.a.v.), Abdullah’ı görmek ve sevmek için sık sık amcasının evine giderdi. Zaman zaman da annesi onu Resulüllah (s.a.v.)’a götürür; hayır duasını alırdı. Abdullah’ı konuşturmaya çalışan annesi ona, ilk olarak “Allah” dedirtmeye çalışırdı. Abdullah’ın dudaklarından “Allah” kelimesi döküldüğü gün, dünyalar onun olmuştu.
Abdullah ibni Abbas çocukluğundan aklında kalan bir hatırasını şöyle anlatıyor:
- Üç yaşındandım. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’i ne zaman namaz kılarken görsem hemen gider yanı başında namaza dururdum. Oysa o sıralarda henüz namaz kılmayı bilmezdim. Ona bakarak, onunla beraber hareket ederdim.
Zaman zaman da annemle birlikte namaz kılardım. Böylece çok küçük yaşta namaz dualarını ve namaz kılmayı öğrendim. Annemden tam bir İslâmî terbiye aldım. Usulüne uygun abdest almayı ve namaz kılmayı ise bizzat Hz. Peygamberden görerek öğrendim.


Resulüllah (s.a.v.)’ın  Abdullah İbni Abbas’a Karşı Sevgisi 
 
Resulüllah (s.a.v.), Abdullah'ı çok severdi. Onunla ilgilenir; konuşur; şakalaşırdı. Özellikle Abdullah'ın yaşından çok üstün olan zekâsı, Allah Resulü'nün dikkatini çekmişti. Onun için Abdullah'ın eğitimine özel bir önem verirdi.
Abdullah İbni Abbas’ın Resulüllah (s.a.v.)'a Duyduğu Sevgi
Hz. İbni Abbas’ın Resulüllah'a karşı olağanüstü bir sevgi ve saygısı vardı. Onun Allah Resulü'ne bağlanması daha bebeklik çağında başlamıştı. O her zaman Resulüllah (s.a.v.)’ı görmek; onun tarafından sevilmek ve onu dinlemek arzusuyla yanıp tutuşurdu.
Hz. Abdullah İbni Abbas’ın Eğitimi
Hz. Abdullah İbni Abbas anlatıyor:
Bir gece, Allah Resulü’nün hanımı, teyzem Meymûne’nin evinde kalmıştım. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) mescitte yatsı namazını kıldırdıktan sonra geldi. Dört rekât namaz kıldıktan sonra oturdu. Bir süre konuştuktan sonra yattık. Resulüllah (s.a.v.) bir süre uyudu ve gece tekrar kalktı. Teyzem de uyanmıştı. Onlar beni uyuyor zannetmişlerdi. Fakat ben onların konuşmalarını duyuyordum. Allah Resulü bana bakarak:
- Yavrucak uyuyor… dedi. Ben de hemen gülümseyerek:
- Ben de kalkıyorum, dedim.
Kalktım ve namaz için hazırlandım. Resulüllah (s.a.v.)’ın sol tarafına durmuştum. Âlemlerin Efendisi beni sağ tarafına geçirdi. Birlikte namaz kıldıktan sonra tekrar yatıp uyudu. Daha sonra sabah namazını kıldırmak için mescide gitti. O gece kıldığım namazı ve ondan aldığım manevî lezzeti hiç unutmadım.

İbadetlerin en önemlisi olan namaz ve oruç konusunda Hz. Peygamber, çocukların küçük yaşlardan itibaren bu ibadetlere alıştırılmasını ısrarla tavsiye ederdi:
- Yedi yaşına geldiklerinde çocuklarınıza namaz kılmayı öğretiniz. On yaşına girdiklerinde de oruç tutmaya alıştırınız, buyurmuştu.

Hz. Peygamber (s.a.v.) çocuklara iman esaslarını öğretirken, onlara yetişkin bir insan gibi davranır; özenle bilgilendirir; Allah'a olan bağlılıklarını pekiştirmeye çalışırdı.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) zaman zaman sahâbî çocuklarını bineğinin terkisine bindirir, onları sevindirirdi. Bu sırada Hz. Peygamber çocuklarla konuşurdu. Böylece çocuklar, hem Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in ilgisini ve sevgisini tadarlar hem de iman ve ahlâk esaslarını ondan öğrenme şansına kavuşurlardı.

Hz. Peygamber (s.a.v.) daha iyi eğitmek amacıyla, amcası Abbas'ın oğlu Abdullah'ı yanına almıştı. Abdullah, o zaman on bir yaşındaydı. Bir gün Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in devesinin terkisine binmiş; birlikte bir yere gidiyorlardı. Yolda Hz. Peygamber, Abdullah'la konuşuyor; yeri geldikçe dinî eğitim veriyordu. Ona:
- Yavrucuğum, sana bazı kaideler öğreteyim, dedi ve şöyle buyurdu:
“Öncelikle sana şunları söylemek isterim: Genişlik zamanında kendini Allah'a sevdir ki o da seni sıkıntılı zamanında sevsin. Allah'ın emir ve yasaklarına önem ver ki Allah da sana önem versin, seni gözetsin. Bir şey istediğin zaman Allah'tan iste. Yardım dilediğinde Allah'tan dile... Şunu bil ki bütün varlıklar elbirliği ile sana zarar vermek isteseler, Allah'ın takdir ettiğinden başkasını yapamazlar. Kaderi yazan kalemin işi bitmiş, yazılanlar ise kurumuştur. Bilmiş ol ki Allah'ın yardımı ancak sabredenler içindir ve her zorlukla beraber mutlaka bir kolaylık vardır.
 

Hz. Abdullah İbni Abbas’ın İlim Aşkı 
  
Abdullah İbni Abbas Hazretleri, ilim uğrundaki çabasını şöyle anlatıyor:
 “Resulüllah (s.a.v.)'ın ashabından birinde hadis olduğunu duyarsam, o öğle uykusuna yattığı sırada evinin kapısına gider, eşikte elbisemi başımın altına yastık yaparak beklerdim. Rüzgâr da üzerime savurabildiği kadar toz savururdu. Hâlbuki ondan izin istemiş olsay¬dım, bana izin verirdi.
Ama ben bunu, onun değerini yükseltmek için yapıyordum. Evin¬den çıktığında beni bu hâlde görünce şöyle derdi :
- Ey Resulüllah (s.a.v.)'ın amca oğlu! Niçin zahmet edip geldin? Haber gönder¬seydin ben sana gelirdim.
Ben de şöyle cevap verirdim :
- Benim sana gelmem daha uygun, daha yerinde bir harekettir. İlmin ayağına gidilir. İlim ayağa gelmez.
Bundan sonra öğrenmek istediğim hadisi sorardım.


Hz. Abdullah İbni Abbas’ın Öğretmenliği
 
İbn Abbas, bildiği her şeyi halka öğreten bir öğretmendi. Evi de Müslümanların üniversitesi gibiydi. O üniversite, çağımızdaki bir üniversiteden farksızdı. Yalnız arada önemli bir fark vardı: Bugünün üniversitelerinde yüzlerce profe¬sör bir araya gelir. İbni Abbas üniversitesinde ise, bir tek profesör vardır. O da İbni Abbas'ın kendisidir.
Hz. Abdullah İbni Abbas, İslamî konuların hepsinde mükemmel bilgiler verirdi. Helâl ve haram hakkında, fıkıh ve feraiz hakkında sorulan her soruyu ayrıntılı bir şekilde anlatırdı.

Hz. Abdullah İbni Abbas, çağının ayaklı kütüphanesi, canlı ansiklopedisiydi. Bütün bilim  dallarında, özellikle; dil, edebiyat, tarih ve matematikte üstün bilgiye sahipti.
Arap şairlerinin bütün şiirlerini bilirdi; kendisi de şairdi.

Abdullah İbni Abbas’dan rivayet edildiğine göre Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Deve gibi bir nefeste içmeyin. İki, üç nefeste için. Bir şey içeceğiniz zaman besmele çekin; içtikten sonra da elhamdü lillâh deyin.”
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) başka bir hadis-i şeriflerinde:
“Kabın içine solumayı veya kaba üflemeyi yasakladı.”

“Kim, henüz eceli gelmemiş bir hastayı ziyaret eder de onun başucunda yedi kere; “Büyük arşın sahibi yüce Allah’dan seni iyi etmesini dilerim.” diye dua ederse, Allah o hastayı iyi eder.” 
“İlk söz olarak çocuklarınıza güzelce lâ ilâhe illâllah demeyi öğretiniz! Ölüm anında da 'Lâ ilâhe illâllah' demeyi aşılayın. Böyle olursa bin yıl da yaşasa, Allah ondan bir günah sormaz.” 
10. KİTAP
VAHİY KÂTİBİ

HZ. ZEYD İBNİ SABİT

•    O, on yaşındayken Medine’de annesiyle birlikte Müslüman olmuştu.
•    Resulüllah (s.a.v.) Medine’ye hicret ettiği zaman o, on bir yaşında bir yetimdi. Okuma yazma öğrenmiş ve Kur'an-ı Kerim’den on yedi sureyi ezberlemişti.
•    O, ensardandı.
•    O, henüz on üç yaşındayken; “Ben de Bedir Gazvesi'ne katılaca¬ğım.” diyerek Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in huzuruna gelmişti.
•    O, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) vahiy kâtiplerindendi.
•    O, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in; "İçinizde Kur'an-ı Kerim’i en iyi bilen Zeyd'dir." diye övdüğü gençti.
•    O, Resulüllah (s.a.v.)’ın teşvikiyle Süryânice'yi ve İbranice'yi kırk güne var¬madan öğrenmişti.
•    O, üstün zekâsı ve yabancı dil yeteneğiyle, ana dilinden başka altı dil biliyordu ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in özel tercümanıydı.
•    O, Halife Hz. Ebu Bekir devrinde, Kur'an-ı Kerim’i Mushaf hâline getiren heyetin başkanıydı.
•    O, Halife Hz. Osman devrinde, Kur'an-ı Kerim’in yedi nüsha olarak çoğaltılması hizmetlerinde de şeref payesi kazandı.
•    O, büyük bir bilgindi. Yetiştirdiği pek çok öğrenci de ilim adamı oldu.

İşte bu kitapta o çalışkan ve gayretli insanın hayatını okuyacak; eminim ki siz de onun gibi birkaç yabancı dil öğrenmeye, bilim adamı olmaya ve üstün başarılar kazanmaya özeneceksiniz.


Zeyd İbni Sabit’in Eğitimi

 
 Zeyd, babası ve annesiyle beraber İslâm Dini Öğretmeni Mus'ab bin Umeyr Hazretleri’ni dinlemeye gitti.
On yaşında olan Zeyd’in zekâsı ve ilgisi Mus'ab bin Umeyr Hazretleri’nin dikkatini çekmişti. Ona Kur'an’ı, tecvide uygun olarak okumayı öğretti. Zeyd heves ve istekle Kur'an-ı Kerim’i ezberlemeye başladı. Bir yandan da akraba çocuklarına ezberlediği sureleri öğretiyordu.
Zeyd, yazı yazmayı öğrenmeyi de çok arzu ediyordu. Bu isteğini annesine söyledi. O da eşine söyledi. Ümare bin Hazm sordu soruşturdu; oğluna yazı dersi verebilecek birini buldu. Zeyd, doyumsuz bir iştahla yazı dersi almaya başladı ve kısa zamanda yazı yazmayı öğrendi. Artık Kur'an-ı Kerim’i hem okuyor; hem de yazabiliyordu.


Resulüllah (s.a.v.)’ın Medine’yi Şereflendirdikleri Gün
 
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in geleceğini öğrenen Müslümanlar, kadın erkek, çoluk çocuk Medine’nin dışında, Seniyyet'ül-Veda (Vedalaşma Tepesi) denilen yerde toplanmışlardı. Çocuklar bir an önce Sevgili Peygamberimiz’i görmek istiyorlardı. Oradan oraya heyecanla koşuşturup:
- Muhammed Aleyhisselâmı gördün mü?!...
- Resulüllah’ı gördün mü?!... 
- Peygamber Efendimiz’i gördün mü?!... diye birbirlerine soruyorlardı.
Tam bu sırada çocuklar O’nun geldiğini öğrenip:
- Muhammed Aleyhisselâm geldi! Resulüllah (s.a.v.) geldi! Muhammed Aleyhisselâm geldi! Resulüllah (s.a.v.) geldi!... diye sevinç çığlıkları atmaya başladılar. Zeyd İbni Sabit de diğer çocuklarla birlikte koşuşturuyor ve:
- Müjde Resulüllah geldi!... Müjde Resulüllah geldi!... diye sevinçle haykırıyordu.
Zeyd İbni Sabit Resulüllah (s.a.v.)’ın Huzurunda
Zeyd İbni Sabit o günü şöyle anlatıyor:
“Ebu Eyyüb'ün evine misafir olduğu gün, Resulüllah (s.a.v.)'ın yanına ilk önce ben girdim. Ona tereyağı ve sütle yapılmış bir çanak tirit takdim ettim ve:
- Bu yemeği annem gönderdi, dedim.
Resulüllah (s.a.v.):
- Allah onu bereketli kılsın! diyerek dua etti.
Ashabını çağırdı, hep beraber yemeğe oturdular. Beni de sofraya çağırdılar. Hiç nazlanmadan Resulüllah (s.a.v.)’ın karşısına oturdum. Aşırı heyecanlıydım.

Resulüllah (s.a.v.) onları huzuruna kabul edince, Nevvar Hanım oğlunu takdim etti:
- Ya Resulâllah! Bu, oğlum Zeyd İbni Sabit'tir. On bir yaşındadır. Kur'an-ı Kerim’den on yedi sure ezberlemiştir. Bu sureleri düzgün bir şekilde okumaktadır. Ayrıca o, yazı yazmayı da bilir. Oğlum, size yakın olmayı çok arzu ediyor. İzin verirseniz her gün yanınıza gelmek, sizin sohbetinizde bulunmak istiyor. İsterseniz kendisini bir dinleyin...  dedi.
Zeyd’in ezberlediği on yedi sure, o güne kadar nazil olan Kur’an-ı Kerim’in hemen hemen yarısı demekti.
Resulüllah (s.a.v.) Nevvar Hanım’ı tebessüm ederek dinledikten sonra, küçük Zeyd'e :
- Yavrucuğum! Ezberlediğin bir sureyi oku da dinleyelim! buyurdu.
Zeyd okumaya başladı. Okuyuşu güzel ve etkileyiciydi. Âyetler dudaklarından inci taneleri gibi dökülüyordu.
Resulüllah (s.a.v.) Zeyd’i dinlediğinde, tecvidinin güzel ve ağzının düzgün olduğunu gördü. Kelimeler üzerindeki vurgusu, okuduğu âyetlerin manâsını iyi anladığını gösteriyordu...
Resulüllah (s.a.v.):
- Zeyd, okuyuşunu beğendim, memnun oldum. Seni annenin anlattığından daha iyi buldum. Güzel yazı yazmana da ayrıca çok sevindim. İstediğin zaman yanıma gelebilirsin… buyurdular.

Resulüllah (s.a.v.)’ın Yazıcıları ve Kur'an-ı Kerim’in Yazılması

Zamanla Resulüllah (s.a.v.)’ın özel yazıcılarının ve Vahiy Kâtipleri’nin sayısı kırk kişi oldu.
Yazıcılar içinde Hz. Zeyd, yazdıklarını herkesin beğenip takdir ettiği bir üstat olmuştu. O yanında daima kalem, mürekkep hokkası ve yazı yazmaya elverişli bir şey bulundurur; Resul-i Ekrem'in her emrini anında yerine getirmek için hazır durumda beklerdi.
Hz. Zeyd, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in özel kâtiplerindendi. O, hem vahyi yazardı hem de Resulüllah'ın hükümdarlara, kabile reislerine, valilere ve ruhânî liderlere gönderdiği mektuplarını yazardı.

Zeyd ibni Sabit'in İbranice ve Süryanice’yi Öğrenmesi

 
Medine-i Münevvere'ye teşrifinden sonra Resul-i Ekrem, zamanın hükümdar ve valilerinden mektuplar almaya başladı. Bu mektupların bir kısmı İbranice, bir kısmı da Süryanice idi. Yahudiler bu dili biliyorlardı. Fakat Resulüllah (s.a.v.) onlara güvenmiyordu. Bu nedenle Müslümanlar içinde bu dili bilenlerin bulunması gerekiyordu.
Hz. Zeyd ibni Sabit anlatıyor:
Hicretin dördüncü yılında, -o zaman on beş yaşındaydım- bir gün Resulüllah (s.a.v.) bana:
- Ey Zeyd! Sen Yahudilerin dilini biliyorsun. Yazısını da benim için öğren! İbranice mektup yazdıracağımda Yahudilere yazdırmak istemiyorum. Vallahi ben onlara hiç güvenemem! buyurdu.
Ben de on beş gün içinde İbranice yazısını öğrendim ve hattâ okuyup yazmakta epeyce beceri kazandım...

Hz. Zeyd'in Matematik İlmine Hizmeti
 
O zamana kadar Araplar, İranlıların matematik metotlarını kullanıyorlardı. Müslümanlar ise Hintlilerin matematik metotlarını ve 1 den 9 a kadar olan rakamlarını daha mükemmel bularak kullanmaya başladılar.

Hz. Zeyd, önce Hz. Ebu Hüreyre’den, sonra Hz. Osman’dan matematik öğrendi. Medine’ye gelip giden, matematik bilen yabancı tüccarlardan bilmediklerini sorup öğrenerek bilgisini artırdı.
Resulüllah (s.a.v.):
 “Her kim matematik ilmini öğrenmek isterse Zeyd ibni Sabit'in yanına uğrasın.”  buyurmuştu.

Batılı bilim adamları diyorlar ki:
 
“Tarihte Müslümanlar olmasaydı, bilimsel rönesansımız asırlarca geri kalırdı.”
“İslâm uygarlığının modern dünyaya en büyük hediyesi; ilimdir.”
“Avrupanın kara bir barbarlık içinde bulunduğu orta çağda, İslâm’ın hüküm sürdüğü Bağdat ve Kurtuba, parlak nuruyla dünyayı aydınlatan bir uygarlığın ocaklarıydı.”
“Rönesansımızın matematik hocaları Müslümanlardır. Biz rakamları, hesap yapmayı, cebiri, trigonometriyi, geometriyi Müslümanlardan öğrendik.”


İlme ve Âlime Saygı
 
Bir gün, Zeyd İbni Sabit Hazretleri hayvanına binmek isti¬yor. Haşim Oğulları gibi Kureyş’in en asil ailesinden olan genç Abdullah İbni Abbas, onun huzu¬runda, kölenin efendisinin huzurunda durduğu gibi duruyor; hayvanının yularını ve üzengisini tutuyor. Çünkü Abdullah, Hz. Zeyd’in öğrencisidir.
Hz. Zeyd ona:
- Vazgeç Resulüllah'ın (s.a.v.)  amca oğlu! diyor. Abdullah İbni Abbas:
- Biz âlimlerimize böyle davranmakla emrolunduk!... diye cevap veriyor. Zeyd :
- Elini uzat bana, diyor. Abdullah İbni Abbas elini uzatıyor. Zeyd eğilip onun elini öpüyor ve şöyle diyor :
- Biz de Peygamberimizin Ehl-i Beyt'ine (ailesine, yakın akrabalarına) böyle davranmakla emrolunduk!…
Her ikisinin davranışı da ne kadar güzel! 


Hz. Zeyd İbni Sabit’in Yaptığı Görevler

Hz. Zeyd ibni Sabit’in başlıca görevi Resulüllah (s.a.v.)’ın vahiy kâtibi ve tercümanı olmasıdır. O bu görevinin dışında Kur'an okutur; ferâiz ve matematik dersi verirdi. Resulüllah (s.a.v.)’ın vefatından sonra Medine'nin müftüsüydü.

İlk üç halifeye de kâtiplik yapmıştı.

Dört halifenin adından sonra onun adı, ünlü hukukçular arasında anılırdı. Halifeler döneminde, zamanının ilimlerini iyi bilmesi ve İslâm hukukundaki yetkinliği nedeniyle, İslâm devletinin yapılandırılmasında önemli rol oynamıştı. Ayrıca devletin maliye işlerinin yönetiminde de en yetkili isimdi.


Allah hepsinden razı olsun. Bizleri de şefaatlerine nail eylesin. Amin.


                                                             ☼


GÖRGÜLÜ  KUŞLAR
  GÖRDÜĞÜNÜ İŞLER
 HİKÂYELER



Sevgili çocuklar,

“Görgülü kuşlar, gördüğünü işler; görmedik kuşlar, ne görsün ki   ne işler?”

Atasözümüz şu gerçeği vurgulamaktadır:

İyi eğitim görmüş, iyi aile içinde yetişmiş kimseler, aldıkları terbiyenin gereğini yaparlar ve toplumda beğenilirler. Böyle bir eğitim görmemiş ve iyi bir ortamda yetişmemiş olanlar, bir şey bilmezler ki yapsınlar…
Görgü; toplumun ortak ölçü ve değerlerine göre davranmak, yerinde ve doğru hareket etmek; yol yordam bilmek; kibar, nazik ve zarif olmaktır.
Görgülü olmak, edepli olmak demektir. Görgü kurallarına uymak, edep ve terbiyemizin göstergesidir. Görgülü insan; toplumda beğenilen, kendisine değer verilen, sevilen, sayılan, başarılı ve mutlu insandır.
Bu kitapta görgü kurallarını öğretecek ve benimsetecek örnek hikâyeler bulacaksınız.
Sevgili çocuklar,
“Bildiklerimizi uygulamak, bilmekten daha güzeldir.”

Hepinize neşeli günler, mutluluk ve başarılar dilerim.

                                                        ☼

BU KİTAPTA OTUZ YEDİ HİKAYE BULUNMAKTADIR.

HİKAYELERDEN ÖRNEKLER:

Arkadaşlıkta Görgü

ARKADAŞIM

“Kusursuz dost arayan dostsuz kalır.” 
Atasözü



Bu yıl benim için çok zorlu bir yıl oldu. Doğup büyüdüğüm evimizi, yaz tatilinde başka bir mahalleye taşıdık. Yıllardan beri alıştığım arkadaşlarımdan ayrılmak hiç de kolay olmadı. Yeni taşındığımız yerde bir süre arkadaş edinemedim. Yalnızlıktan bunaldım. Okullar açılınca yeni mahallemizdeki İlköğretim Okulunda altıncı sınıfa başladım. Beş yıl, birlikte aynı sınıfta okuduğumuz arkadaşlarım da artık yoktu. Bir süre burada da yabancılık çektim.
Yabancılık çekmek ne demek, siz bilir misiniz? Herkes gülüp oynarken, siz bir köşede sessizce onlara bakıp içinizi çekersiniz:
 “Ah, beni de aralarına alsalar, benimle de konuşsalar, benimle de oynasalar!...” dersiniz. Yanlarına gitmeye, onlara katılmaya çekinirsiniz. Uzaktan size bakıp kendi aralarında bir şeyler konuştuklarında:
 “Acaba benim hakkımda mı konuşuyorlar? Benim için ne diyorlar?” diye merak edersiniz. Sizinle ilgilenmelerini, sizi çağırmalarını, aralarına almalarını beklersiniz. Bu bekleme uzadıkça, günler geçtikçe bir türlü mahallenize, okulunuza, sınıfınıza alışamazsınız.
Arkadaş özlemiyle yanıp tutuştuğum ve yalnızlıktan çok sıkıldığım bir gün, teneffüste duvarın dibine oturmuş, top oynayanları seyrediyordum. Birdenbire Korcan’ın, Birol’u dövmeye başladığını gördüm. Diğer çocuklar etrafa kaçıştı. Hemen koştum. Arkadan Korcan’ı kucaklayıp çektim:
- Durun, ne yapıyorsunuz? Arkadaşlar arasında kavga olur mu? dedim.
Korcan’ı hâlâ sımsıkı tutuyordum. O kurtulmaya çalışıyor:
- Bırak beni! Sen karışma! diye bağırıyordu. 
Birol’un burnu kanıyordu. Arkadaşları, burnunu yıkaması için onu alıp götürdüler. Ben de Korcan’ı bıraktım.
- Tutmasaydın, onu benzetecektim… diye söyleniyordu.
- İyiliğin için seni tuttum. Kavga ettiğinizi öğretmenlerden biri görseydi ne olurdu?
- Görürlerse görsünler ne olacak?
- Disipline verirlerse ne olacağını görürsün.
- …
- Ceza almak mı istiyorsun?
- …
- Okuldan atılmak mı istiyorsun?
-…
- Bana kalırsa, hemen Birol’dan özür dilemelisin. Gidip seni müdür yardımcısına şikâyet ederse, senin için iyi olmaz.
Bu sözlerimden sonra Korcan biraz tırstı.Fakat, yiğitliği de elden bırakmamak için:
- Özür dilemem… dedi.
Koluna girdim. Arkadaşların lâvaboya gittiğini tahmin ettiğim için, onu oraya doğru götürdüm. Onlar lâvabodan çıkarlarken karşılaştık. Korcan’ın kulağına:”Seni sevdiğim için söylüyorum: İnat etme. Özür dile de olay büyümeden kapansın.” diye fısıldadım. Birol’a:
- Korcan senden özür dilemek istiyor, diyerek Korcan’ı ona doğru ittim.
Korcan çaresiz:
- Özür dilerim, dedi.
Birol, isteksiz görünüyordu. Ona da:
- Hadi affet de barışın, diyerek her ikisini kollarından tutup birbirine yaklaştırdım. Gönülsüz  gönülsüz tokalaştılar. Bu sırada zil çaldı. Sınıfa girdik.

    §

Dersten sonra yanıma gelen Levent’le konuşarak bahçeye çıktık:
- Bravo sana Hayri. Seni beğendim, dedi.
- Niçin?
- Korcan’ı tutmak cesaretini gösterdin. Kavgayı önledin. Hiç birimizin onu tutmaya gücü yetmez.
- Yok canım?! İsteseniz siz de tutabilirsiniz.
- Çok iyi yaptın; onları barıştırdın. Yoksa küslükleri sürer giderdi.
Zil çalıncaya kadar beraber bahçede gezindik.

O günden sonra arkadaşlar bana ilgi göstermeye başladılar. Yavaş yavaş onlar bana, ben onlara ısınıyorduk.
Korcan da zaman zaman yanıma geliyor; sanki bana gücünü göstermek ister gibi, el şakası yapıyordu. Arkadaşlar da benim nasıl davranacağıma bakıyorlardı. Ona dedim ki:
- Toplum içinde el şakası yapmak ayıp olduğu için, ben sana karşılık vermiyorum. Korcan, biliyorum, sen çok güçlüsün. İstersen gel bilek güreşi yapalım.
- Olur, dedi.
Arkadaşlar çevremize toplandı. Bilek güreşine başladık. Ben onu yendim.
- Olmadı, bir daha, dedi.
Bu sefer, arkadaşlığımız bozulmasın diye, bilerek yenildim.
- Berabere kaldık, dedim.
- Galip belli olsun, bir daha… dedi.
“Yenilen doymazmış.” Bir daha güreştik. Yine yendim. Kıpkırmızı oldu. Arkadaşlar gülüşmeye, onunla alay etmeye kalkışınca:
- Arkadaşlar! Biz spor yarışması yaptık. Sporda bir taraf galip gelir, bir taraf yenilir. Bunda gülünecek, alay edilecek bir şey yok. Başkalarının düştüğü durumlara gülmek, onları küçümsemek ayıp değil mi? Lütfen, böyle yapmayın, deyip Korcan’ın koluna girdim:
- Bu gün ben galip geldim, başka zaman da sen galip gelirsin, üzülme… dedim.
Korcan’ın gönlünü almak için, onu kantine doğru götürdüm. İki çikolata alıp birini ona verdim. Almak istemedi.
- Aaa! Darılırım almazsan. Biz arkadaşız… diye üsteleyince alıp teşekkür ederim, dedi.

O günden sonra Korcan, bir daha bana el şakası yapmadı.
§

Birkaç gün sonra Korcan, annesinin çantasına koyduğu kekten bir parça da bana ikram etti. Aldım ve teşekkür ettim. Dostluğumuz her gün biraz daha ilerledi.
§


Okul çıkışında eve kadar beraber yürüyorduk. Evleri bizim eve yakındı. Ailelerimiz de birbirleriyle tanıştılar; görüştüler. Arkadaşlığımızı uygun bulup onayladılar. Annem, onun annesini çok beğendi: “Çok cana yakın, bilgili, becerikli bir hanım.” dedi. Bazen bizim evde, bazen onların evinde birlikte ders çalışıyor; ödev yapıyorduk. İlköğretim Okulunu bitirinceye kadar birlikte okuduk.
Arkadaşlarımın hepsiyle de iyi anlaşıyordum. Hepsini seviyordum. İçlerinde en samimî olduğum ise; Korcan’dı… 
         §§§
Kıssadan hisse: 
“Arkadaşlarımızı sevelim. Onlarla iyi geçinelim.”


                                                        ☼

Çocuk Eğitiminde Görgü

OYUNCAK

                             “Dünya  bir  gemi, akıl  yelkeni, fikir  dümeni,          
                           kullan  kendini  göreyim  seni.”        
                        Atasözü

Torunum Hüseyin beş yaşındaydı. İlk göz ağrısı olduğu için onu çok seviyordum. Sık sık onu parka oynamaya götürürdüm. Hiç korkmadan en yüksek kaydırağa tırmanıp kayar, salıncaklarda sallanırdı. Tahterevalliye beraber binerdik. Parktaki bütün oyun aletlerini kullanmaya çalışırdı. Bacakları pedallara yetişmediği için bisiklete binmesine ben yardım ederdim. Yorulmak nedir, bilmez; saatlerce oradan ayrılmak istemezdi.
- Hüseyin, bak artık geç oldu. Yoruldun… Gidelim, yarın yine geliriz, dediğimde:
- Dedeciğim, son bir defa daha kayayım, deyip kaydırağa koşar; tekrar tekrar kayar; bir türlü kanmazdı.
Her bir oyuncağa, “son bir kez…” diyerek koşar, beni de peşinde koştururdu.
Nihayet elinden tutup:
- Bak böyle yaparsan bir daha getirmem. Söz dinle. Yeter dediğimde; “Peki dedeciğim…” de! Uslu ol! Anladın mı ? dediğimde gönülsüz  gönülsüz :
- Anladım. Peki dedeciğim… derdi.
Giderken yolda gördüğü bütün oyuncakçı dükkânlarına girmek; beğendiği her oyuncağı almak isterdi. Annesine ve babasına dayatır; istediği oyuncakları aldırtırdı. Onlar da biricik çocuklarını kırmak istemedikleri için, o ne isterse alırlardı. O, oyuncağa doyumsuz bir çocuk olmuştu. Otomobillerin, otobüslerin, polis arabalarının, ambulansların, itfaiye araçlarının haddi hesabı yoktu. Çeşit, çeşit  tabancalar, tüfekler, kılıçlar, telefonlar ve daha neler, neler… Alınan oyuncağa birkaç gün sonra doyar; orasını burasını kurcalarken kırıp atardı. Evleri oyuncak mezarlığına dönmüştü.
Hüseyin’le gezmeye gideceğimizde, evden çıkmadan önce onu tembihlerdim:
- Hüseyinciğim, giderken elimi tutacaksın ve hiç bırakmayacaksın, anladın mı?
- Anladım dedeciğim.
- Yolda rastladığımız oyuncakçı dükkânlarına dalmak yok. Ben bunu isterim, ben şunu isterim, diye tutturmak yok. Anlaştık mı?
- Anlaştık dedeciğim.
- Oyuncaklara dışardan bakacağız. Tamam mı?
- Tamam dedeciğim.
Bir gün, böyle anlaştıktan sonra birlikte evden çıktık. Bir süre gezip tozduktan sonra büyük bir alış veriş merkezine geldik. Orada çok büyük bir oyuncak mağazası vardı. Hüseyin:
- Dedeciğim, buraya girelim mi? İçerideki oyuncaklara bakalım mı? dedi.
Belli ki bu oyuncakçıyı çok seviyor, oradaki oyuncakları görmek istiyordu.
- Girelim, bakalım. Ama bir şartla: Ben bunu isterim diye ağlamayacaksın. Anlaşmamızı unutma! dedim.
- Peki dedeciğim… dedi ve mağazaya girdik.
Hüseyin, bütün oyuncaklara tek tek baktı. Her biri hakkında çeşitli yorumlar yaptı. Bazı oyuncakları görünce:
- Bundan bende de var. Bundan bende de var,  dedi. Ben de:
- Sende de vardı. Ama kırıldı. Çöpe gitti. Öyle değil mi? dedim.
Sustu, cevap vermedi. Bir saate yakın orada oyalandık. Bıraksam, Hüseyin akşama kadar oradan ayrılmak istemeyecek.
- Hüseyinciğim, artık gidelim mi? dedim.
Uysal uysal:
- Gidelim dedeciğim, dedi.
Dışarı çıktık. Hüseyin’in gözü içerdeki oyuncaklarda kalmıştı. Hiçbir şey almadan çıktığımız için Hüseyin biraz kırgın, onun için de sessiz ve durgundu. Alış veriş merkezinin önündeki otoparkın yanından geçerken Hüseyin’e:
- Bak bakalım, şu otomobillerden hangisi daha güzel? Sen hangisini beğeniyorsun? dedim.
Hüseyin hepsini gözden geçirdi ve :
- En güzeli şu! diye, eliyle son model beyaz bir Mercedes’i gösterdi.
Hüseyin, otomobillerden anlıyordu.
- Hüseyin, bu otomobilin markasını biliyor musun? diye sordum.
- Mercedes… dedi.
- Hüseyinciğim! Bir sürü oyuncağa vereceğimiz paraları biriktirsen, büyüyünce biriktirdiğin paralarla böyle bir Mercedes alabilirsin! dedim.
Hüseyin, evet der gibi başını salladı. Sessiz ve düşünceliydi. Bir süre sonra:
- Dede! Bundan sonra hiç oyuncak aldırtmayacağım. Para biriktireceğim. Araba da almayacağım. Biriktirdiğim parayla, önce torna tezgâhı alacağım. Sonra çalışıp çok para kazanacağım. Ondan sonra bir Mercedes alabilirim! dedi.
Kulaklarıma inanamadım. Hüseyin’in söylediklerine şaştım kaldım.
- Hüseyin, sen ne söylüyorsun? Bir daha söyle bakayım, dedim.
         - Dedeciğim! Bundan sonra oyuncak aldırtmayacağım. Babamın paraları boşa gitmesin. Babama söyleyeceğim; paralarını biriktirsin. Ben de paramı harcamayacağım, biriktireceğim. Sen de harcama, biriktir. Büyüdüğüm zaman, biriktirdiğimiz paralarla torna tezgâhı alacağım. Sonra çalışıp çok para kazanacağım. Ondan sonra Mercedes alabilirim! Sizi bindirip gezdiririm… dedi.
Hüseyin’in gülücükler saçarak peş peşe sıraladığı sözcükler o kadar hoşuma gitti ki…
- Aferin Hüseyin! Ne güzel düşünmüşsün. Sen akıllı bir çocuksun… diyerek başını okşadım.
Hüseyin, beğenilmenin ve takdir edilmenin sevinciyle tatlı tatlı gülümsedi. Okşanan Hüseyin’in sadece başı değil, aynı zamanda gururuydu.
Hüseyin, şimdi bir ödülü hak etmişti. Çok güzel kitaplar satan bir kitapçıya uğradık. Okul öncesi eğitim kitaplarının bulunduğu bölümün önünde durduk. Rengârenk, pırıl pırıl birbirinden çekici kitaplara baktık. Hüseyin’e:
- Beğendiğin kitapları alabilirsin. Seç, beğen, al! dedim.
Hüseyin, kitapları uzun uzun inceledi. Hepsi birbirinden güzeldi. Yumurcak Yayınlarından, tam yaşına uygun, yedi kitaptan oluşan, “Şekerlik” eğitim setini, altı kitaptan oluşan boyama kitapları serisini, sekiz kitaptan oluşan “Bilgin Yumurcaklar Okul Öncesi Eğitim Seti” ni beğendi. Onları aldım. Daha beğeneceği pek çok kitap vardı.
- Başka zaman yine geliriz. Onları da alırız, dedim.
- Dede, hani paramızı harcamayacaktık… Biriktirecektik… diye fısıldadı.
- Yavrum, kitaba verilen para boşa harcanmış sayılmaz. Hem çok para da tutmaz zaten… Merak etme sen! dedim.
Birkaç boya kalemi de alarak kitapçıdan çıktık. Hüseyin çok mutlu olmuştu.
§
Hüseyin’in “para biriktirip torna tezgâhı almayı” nasıl düşündüğünü merak ediyorsunuz değil mi? Ben anladım; size de anlatayım:
Hüseyin’in babası -damadım- Halis, bir fabrikada tornacı olarak çalışmaktaydı. İki yıl sonra emekli olacak. Ara sıra Pazar günleri kurulan oto pazarlarına gider, otomobillere bakar. Bir otomobil almak ister. Fakat biriktirdiği para otomobil almaya yetmez. O da ümidini emekliliğine bağlar. Geçenlerde bir akşam bize gelmişlerdi. Sohbet ederken:
- Emekli olduktan sonra, emekli ikramiyesiyle bir torna tezgâhı alıp dükkân açmayı düşünüyorum. Ne dersiniz? demişti.
Ben de:
- İyi düşünmüşsün. Daha gençsin. Gücün kuvvetin yerindeyken çalışırsın, demiştim.
- Baba! Emekli maaşıyla geçinmek çok zor. Geçen yıllarda emekli olan arkadaşlar, kendilerine bir iş bulup ek gelir sağlamaya çalışıyorlar.
- Çok doğru. Senin elinde altın gibi sanatın var. Bir torna tezgâhı alıp dükkân açmak, çok yerinde bir düşünce… İnşallah günü gelince gerçekleştirirsin. Otomobil almaktan vaz mı geçtin?
- Şimdilik otomobil almayı erteliyorum. Dükkân açmak için elimdeki birikimimle emekli ikramiyesini birleştirirsem daha iyi olacak.
Bu sohbetimize zaman zaman eşim ve kızım da katılıyor, onlar da fikirlerini söylüyorlardı.
Bir köşede oyuncaklarıyla oynamaya dalmış görünen Hüseyin, demek ki bütün konuşulanları dinleyip bilinç altına yerleştirmişti. Ben ona:
“Oyuncağa vereceğimiz paraları biriktirsen, büyüyünce biriktirdiğin paralarla böyle bir Mercedes alabilirsin!” dediğimde düşünmüş ve bilinç altındaki cevheri çıkartmıştı.
                     §§§
Bu hikâyeden alacağımız ders:
“Çocuklarımızı sevindirmek için, onlara her istediğini değil, faydalı ve zekâlarını geliştirecek şeyleri alalım. Hangi yaşta olurlarsa olsunlar, onların da akıllı ve düşünebilen varlıklar olduklarını unutmayalım.”


                                                                      ☼


Hayvan Sevgisi

TAVŞANIN BÜYÜKBABASI

Bir arkadaşım vardı. Adı; Mustafa’ydı. O da bizim merkebi çok severdi. Sık sık bize gelirdi. Birlikte merkebi tımar eder; binip bahçelerde dolaşırdık. Dedem de Mustafa’yı severdi. Bir gün ona takıldı :
 – Oğlum Mustafa ! Bu hayvanın adı nedir ?
 – Merkep  Hasan Dede .
 – Kimden öğrendin merkep olduğunu ?
 – Herkes öyle diyor.
 – Dedene bir sor bakalım. O da mı öyle diyor ? Cevabını yarın gelir söylersin.
 Dedemin ne demek istediğini ikimiz de anlamamıştık. Mustafa o akşam dedesine sormuş. Ertesi gün geldi :
 –  Hasan Dede, dedemin selâmı var. Öğrendim, anlatayım mı ?
 Dedem gülümseyerek :
 – Ve aleyküm selâm… Anlat  bakalım  Mustafa. Biz de öğrenelim.
- Kırım’dan göçen Tatarlar, Çumra’nın çevresinde yerleşmişler.
Bir gün çocuklar kırda oynarlarken, şimdiye kadar görmedikleri uzun kulaklı bir hayvan görmüşler. ‘ Bu nedir ? ’ diye birbirlerine sormuşlar. Hiçbiri bilememiş. Gidip annelerini çağırmışlar. Ona gösterip sormuşlar. O da bilememiş. Babalarını çağırmışlar. O da bilememiş. Ninelerine sormuşlar. O da bilememiş. En sonunda dedelerine sormuşlar. Dedeleri o hayvana bakmış bakmış, düşünmüş düşünmüş:
‘ – Bolsa bolsa  bu kartayın kartabayıdır.’
Yani; olsa olsa bu, tavşanın büyükbabasıdır, demiş. Sonra Çumra’ya gittiklerinde orada da o hayvanı görüp, Çumralılara sormuşlar. Adının merkep olduğunu öğrenmişler.
Tatarlar merkebi tanımıyorlarmış. Çünkü, Kırım’da hiç merkep yokmuş.
 Dedem :
  – Aferin Mustafa, iyi bellemişsin. Bize de öğrettin. Tatarların merkebi tanımaması gayet doğal. Çünkü onlar, at beslerler. İyi ata binerler. Onun için Osmanlı Devleti posta hizmetlerini Tatarlara verirmiş. Yurdun bir ucundan öbür ucuna mektupları, Posta Tatarları ulaştırırlarmış.
Peki Mustafa, Tatarların niçin göç ettiklerini de biliyor musun?
- Biliyorum, Hasan Dedem.
- Anlat da dinleyelim, biz de öğrenelim.
- Osmanlı – Rus harbinde Tatarlar, Kırım’dan göç etmeye zorlanmış. At  arabalarıyla yola çıkan Tatar kafileleri, Romanya’ya gelmiş. Bir kısmı orada kalmış. Köstence’ye yerleşmişler. Diğerleri yollarına devam etmiş. Edirne’ye gelmişler. Birazı da oraya yerleşmişler. Kalanlar yollarına devam etmiş. İstanbul’a gelmişler. Birazı da oraya, Şehremini’ne yerleşmişler. Kalanı yollarına devam etmiş. Eskişehir’e gelmişler. Birazı da oraya yerleşmişler. Diğerleri yollarına devam edip, Konya’ya gelmişler. Birazı da oraya, İhsaniye Mahallesine yerleşmişler. Kalanlar yollarına devam edip, Çumra’ya gelmişler. Çumra’nın çevresinde  birkaç köy kurup yerleşmişler.
- Aferin Mustafa! Çok güzel anlattın. Şimdi bir at olsa da Mustafa’yı bindirsek. Binebilir misin Mustafa ?
Mustafa’nın gözlerinin içi güldü :
 – Binerim! dedi.
 – Daha önce hiç at bindin mi ?
 – Hayır binmedim! Çünkü atımız yok.
Mustafa’nın ailesi çok fakirdi. Babası ve ağabeyi amelelik yaparlar; kıt kanaat geçinirlerdi. Çünkü gündelikle çalışan işçi oldukları için her gün iş bulamazlardı.
Atları da eşekleri de yoktu.  Dedem:
 – O hâlde nasıl bineceksin?!
 – Binerim!
 – Binersin! Binersin! Aferin Mustafa! Cesaretine hayranım. Söyle bakalım; nasıl bir atın olmasını istersin?
 –  Gövdesi kızıl, ayakları ve yelesi siyah renkli olan bir doru atım olsun isterim.
  –  Güzeeel ! İnşallah bir gün olur.
  –  Dedeciğim! Ben de kızıla çalan siyah tüyleri olan yağız doru bir atım olsun isterim.
 –  İnşallah senin de istediğin gibi bir atın olur Yusuf’um.
 –  Sen nasıl bir atın olsun istersin dedeciğim?
 –  Simsiyah parlak tüyleri olan uzun yeleli bir yağız atım olsun isterim.
 –  İnşallah senin de istediğin gibi bir atın olur dedeciğim.
 –  İnşallah hepimizin dileği olur. Yalnız dilemekle kalmamalı; onu elde etmek için çalışmalıyız.
 –  Tamam dede, çalışacağız, söz! dedik. Mustafa:
 – Hadi Hasan Dedem! Bir at bul da bineyim!
 – Bulacağız artık! Seni heveslendirip de bırakmak olmaz.
 – Yaşa dede!
 – Siz biraz oynayın! Ben gidip komşunun atını ödünç alayım. Şimdi gelirim.
Biraz sonra dedem bir kır atla, çıkageldi. Biz sevinçten uçuyorduk. Dedem yavaşça attan indi. Atın başını tuttu.
 – Gel bakalım Mustafa! Aman yavaş ol, atı ürkütme! dedi.
Mustafa hiç korkmadan ve çekinmeden bir ayağını üzengiye bastığı gibi, atın üstüne sıçrayıp oturdu. Dedem atın başını bırakmadan bahçede kısa bir tur attırdı.
 – Korkmuyorsun değil mi Mustafa? diye sordu.
 – Korkmuyorum Hasan Dedem ! Atın başını bırakabilirsin.
 – Bırakıyorum, ama atı koşturma! Yavaş yavaş sür. Haydi! Ya Allah Bismillâh!
Dedem dizginleri Mustafa’ya verdi. Mustafa uslu uslu birkaç tur attıktan sonra, bacaklarını atın karnına hafifçe sürtünce at biraz hızlandı. Rahvan yürüyüş geçti. Mustafa’nın keyfi yerindeydi. Attan inmeye hiç niyeti yoktu. Fakat ben de heveslenmiştim. Ben de binmek istiyordum. Bir an önce onun attan inmesini bekliyordum. Dedeme:
 – Yeter artık, Mustafa insin! Ben binmek istiyorum. dedim.
Dedem gülümseyerek başını salladı.
 – Tabii sen de bineceksin. Bizim ecdadımız at sırtında doğmuş; at sırtında ölmüş. Atı sevmek, ata binmek bizim tabiatımızın bir parçası…  dedi.
 Mustafa önümüzden geçerken ona seslendi:
 – Mustafa oğlum! Yeter artık, in! Biraz da Yusuf binsin. Dedi.
Mustafa uysaldı. Hiç ikiletmeden attan indi:
 – Teşekkür ederim, sağ ol Hasan Dedem, dedi.
Dedem:
 – Maşallah çok güzel bindin Mustafa. Soyuna çekmişsin. Yoksa hiç kimse, ilk binişte bu kadar kusursuz ve şahane binemez… diyerek Mustafa’yı övdü ve çok beğendiğini söyledi.
Bundan sonra dedem beni bindirdi. Önce atın başını tutarak beni gezdirdi. İyice kendime güvenim geldikten sonra:
 – Dedeciğim ! Dizgini bana verip atın başını bırakabilirsin, dedim.
Dizgini bana verdi. At çok akıllı bir hayvan. Sanki üstündekinin çocuk olduğunu biliyor ve onu korkutmamak için usul hareket ediyordu. At binmek gerçekten çok hoş ve çok zevkliydi.
Sanırım bizim onu sevdiğimiz kadar o da çocukları seviyordu.
          §§§
Bu hikâyeden alacağımız ders:
“Hayvanları sevelim.”







                                                                 ☼


MUKADDES BELDEDEN  2012  HAC GÖRÜNTÜLERİ
















YAZARLAR OKULLARDA PROJESİNDE KATILDIĞIM BAZI OKULLAR

                          İSTANBUL / ESENYURT - FAHİR İLKER ORTAOKULU   06.04.2016






                                  14.01.2016    İSTANBUL ARNAVUTKÖY                                          ŞEHİT ONBAŞI MURAT ŞENGÖZ    İMAM HATİP ORTAOKULU   



TÜYAP KİTAP FUARI 2015




TÜYAP KİTAP FUARI 2016